Hak dostum hak! Yaşadıklarını anlattıkça meclise neşe verir, şimdi aciz kulundan hoş bir hikaye dinle. Eskiden meddahlar böyle başlarmış. Affınıza sığınıyorum, küresel ısınmanın oyunudur ki ceketimi direkt astım; hava çok sıcak. Efendim, hoş geldiniz, şeref verdiniz. Haftalardır burada sizinle buluşuyoruz da niye buluşuyoruz, düşündünüz mü hiç? Bizce sebepsiz değil; var bir amacımız ve niyetimiz elbet. Bunca hoş beşimiz boşa değil. Ben bir hikaye anlatırım, siz bazen kendinizi Sadio Mané gibi oyunun aktörüne yükselirken bulursunuz, hani Roberto Firmino diyor ya, “Ben bir futbolcu daha insan görmedim böyle, evimde formasını astığım tek oyuncu o,” diye. Bazen de tersini anlatırız, “Sakın evde denemeyin,” diye uyarırız. Geçen hafta anlattığım büyülü hikayeler gibi. Ya da bazısı yaramazdır bu sporcuların, onların huylarından dem vururuz. Ama ailede sıkıntı çıksın diye değil tabii ki; kötüden iyiyi de zahmet olmazsa siz çıkarın diye. Hemen örnek Ronaldo Nazário ne diyordu? “Real Madrid’de oynadığım dönemde cumartesi maça çıkar, aynı gün uçağa atlayıp Paris’e giderdim. Pazar gününü bir güzel orada geçirir, geceleri eğlenirdim. Pazartesi sabahı saat 7’de Madrid uçağına biner, 9’da iner, 10’da antrenmanda olurdum. Bunu sık sık yapardım. Eğer diyor oynadığın şehirde partilersen kendi sonunu hazırlarsın.”
Allah başka dert vermesin. Gelin biz kötüye değil de iyiye odaklanalım. Çok anlatır dururuz ya hani işte Carlos Bacca’nın hikayesi gibi. Asıl amacımız da odur zaten; sporu kullanarak bir güzellik yaratabilir miyiz? Derdimiz budur. Carlos Bacca ne der onu da söylemiş olalım. Futbol dünyasında birçok kişi buna demiş ki, “Niye model bir eşin yok da sade bir kadınla birliktesin?” Saçma soru da sormuşlar. O da ne diyor? “Balık sattığım zamanlarda beni seven tek kadın oydu. Hiç kimseyken bana bir kadının verebileceği en güzel şeyi verdi: eşliğini ve koşulsuz sevgisini. Ayrıca çocuklarıma verebileceğim en iyi anne o. Zorluklarımı benimle paylaşan ve buna rağmen mutlu olan bu kadına nasıl lüks bir hayat sunmam?” İşte bu ya, budur maksadımız. Efendim, sporu hep yöneticiler mi kullanacak? Biz de alırız elimize sporu, içinden, içindeki hikayelerden kişisel gelişim sunarız sizlere. “Bana niye bu kadar seversin bu futbolu be ey Ufuk Karcı?” deseniz, tam olarak bunlardan efendim. Hayat hikayedir ve futbol hayata fena halde benzer. İşte filmler de bunlardan kullanıp duruyorlar zaten. Neyse, çayımı alayım da rahat rahat anlatayım filmlere falan da giriş yapacağız zaten. Buyursunlar.
Takımını Neden Destekliyorsun?
Güzel insanlar, size bir soru ama “sen” diyerek soracağım, af buyurun. Tuttuğun takımı niye tutuyorsun? Yani neden Beşiktaşlı, niçin Fenerbahçelisin ya da Galatasaraylı? Trabzonlu olduğun için mi Trabzonsporlu, ya da Adana Demir neden? Hangi hikayesini bilirsin mesela tuttuğun takımın? Böyle anlı şanlı bir hikaye var mı, ya da güzel ve tatlı bir hikaye?
Bir Köpeğin Şehri Kurtarma Hikayesi: Torquay United
Mesela yardımcı olayım ben size. Siz düşünürken bir dijital platformda izlemiştim, duruyordur hala herhalde; bir köpeğin bir şehri kurtarma hikayesi. Biliyor musunuz onu? 87 senesi abi. Otomatik olarak ligden düşme kuralının uygulandığı ilk sene. İngiltere’den bahsediyorum bu arada. Torquay United mesela İngiltere 4. Ligini sonuncu bitiriyor. Bir önceki sezon ama kural olmadığından küme düşmüyor. Ama ertesi sezonda en büyük aday yine bunlar. Tamam. Zaten senelerdir böyleler. Performans hep yerlerdeydi abi. Düşe düşe gelmişler zurnanın son deliğine. Artık 4. ligden de düşersen halı sahada bulursun kendini, öyle bir haldeler. Neyse, lig başlıyor, devam ediyor. Torquay yine paraşütsüz diplere doğru hızlı hızlı bir düşüşte. Son hafta geliyor çatıyor. Ligde kalmak istiyor musun abicim? İstiyorsun. Bir puan al, kal. En sevdiğim bölümdür bu arada; son maç, son şans, yani tadından yenmez. Rakipte Crewe. Onlar da kafa rahat bu arada, ligi kafada bitirmişler. Dertleri yok, tasaları yok. Mis gibi rakip yani. Tribünler dolmuş, baba tıklım tıklım herkes yerini almış. Maç başladı. Hakemin düdüğüyle Crewe başlıyor abi. Torquaylılar daha topu görmeden maç 2-0. “Eyvah!” diyorlar, “Gitti gül gibi takım.” İlk yarım orta bağlamış şekilde bitiriyorlar. İkinci yarı 45 dakika. Yani tüm şehrin kaderi o 45 dakikaya sıkışıyor. Düşünsene ne stres. Neyse ki duran toptan bir tane atıyorlar, 2-1 oldu mu şimdi maç? Yani yemeden bir tane daha atsalar iş tamam, kümede kalacaklar. Tabii topu görebilirlerse. Tribünler bağırıyor, “Torquay gol gol gol!” diye. Ama yani pas yapsalar yetecek o derece yani. Bu sefer dakikalar ilerledikçe ufaktan tansiyon yükseliyor mu abi? Taraftar sinirleniyor. Küfür kafir, ağızlarına ne gelirse, af buyurun, futbolculara saymaya başlıyorlar. Polisler hemen böyle çevik kuvvet, “Tribünün önüne bariyer yapın evladım,” diye hazırlık yapıyorlar. Dakikalar ilerliyor. Top oynayan takım yok, taraftarda öfke çok. Polisli köpeklerle bariyer yapın evladım. Aman sıkıntı çıkmasın artık. Polis hazırlık yapıyor, ne yapsınlar? Yenilgi gelirse sahaya inecekler belli yani. Polis köpekleri de ilk kez o stadın çimlerindeler. O sırada bakın ne oluyor. Bir tane pası atıyorlar McNeil’a. Hani uzanırsın da top hızlıdır ya, “Ulan nasıl yetişeceğim?” falan derken, taç çizgisini geçti geçmedi diye son bir hamle yapayım derken olanlar oluyor. Çizgide polis köpeği bekliyor. Bakıyor koşarak gelen bir adam var. Şimdi polise tehdit olarak mı algıladı artık sizler, hani içinizde emniyetçiler vardır, bilenler daha iyi bilirler. Koşan insana zaten ayar olan köpekler var, hani bu onlardan mı bilmiyorum. Bir anda topçunun üstüne bir atlıyor polis köpeği. Baldırından bir yakalıyor McNeil’ı. Al başına belayı. Adam çığlığı basıyor da sesini duyan yok. Tribünlerin zaten öfkeden gözü dönmüş. Hakem diyor, “Numara yapma!” diyor, “Oyna!” falan filan. Hakemler her yerde aynı. Polis uyarıyor. En son görüyordu böyle böyle bir şey var. El kol yapıyorlar. Öyle duruyor maç. Bir bakıyorlar abi köpek diş geçirmiş, deliği açmış bacakta. Şort yırtılmış buradan, tamam mı? Maç oynasın istiyor herkes. Maç biterse küme düşecekler. Vakitten gidiyor da öbürden de gidiyor ya bir yandan. Oyuncu değişikliği hakkı da doldu. Herkes o kafada belki de, herkes o sinirde. Ne kadar sürüyor çünkü bu iş söyleyeyim; 4 dakika. Yani şimdi o günlerde de maç en fazla 1 dakika ya uzuyor ya uzamıyor. Ama kaderin cilvesine gel. Şimdi oyun durdu ya. Crewe’luların zaten bir öyle bir tutam motivasyonu var, öyle gelmişler maça çünkü onlar için formalite. Oyun tekrar başlayınca bunların bir teri soğuyor, bir düşüyorlar oyunda. Bir yanlış pas. İlk defa kaleye gidiyor bizim Torquay United. Tak gol! Maç 2-2. Abi kadere bak. Köpeğe özel merasimler, boynuna atkı takmalar. Çünkü biliyorlar yani köpeğin kazandırdığı 4 dakika onlara bu golü getirdi, kümede tuttu. Köpekle McNeil’ı buluşturdular maçtan sonra falan. Acayip güzel hikaye çünkü. Ve oyuncu da diyor ki haklı olarak, “Yani ben attığım gollerle hatırlanmak isterdim ama bir köpek tarafından ısırılmakla hatırlanıyorum,” diyor. Şimdi bu şehir bu maçı unutur mu? Unutmaz. Kastettiğim hikaye böyle bir şey. Yani tuttuğun takımla ilgili kaç hikaye var elinde? Çünkü futbol bir kültüre ait olmaktır. Onu hatırlarsan arandaki bağ kuvvetli kalır. Hep bunun için anlatır durur işte ben de bir şeyler.
Futbol Filmleri ve Lefter Efsanesi
Şimdi tabii sinema sektörü de el attı bu işlere, hoşuma gidiyor. Şimdi demeyelim evvel ezel böyleydi de yoğunlaştı diyelim. Güzel işlere de özeniyoruz. Bazen bir belgesel yapıyorlar, hani belgeseli yapılan o kişinin doğum günü kutlaması gibi olmuyorsa seviyorum. Çünkü bazen öyle şeylere denk geliyoruz. Yani şey var ya öyle: “Ay çok iyi, ay ne şeker. Hep iyi bir insandı.” Hep bir övme, hep bir güzelleme. Öyle olmaz. Lefter’i yaptılar değil mi en son? Beğendin mi kameraman? Abi izlemedin. Olsun. Ben şimdi sana kısa bir Lefter hikayesi anlatırım, en azından ağızda bir şey olsun. Bedavaya gelir hem de. Tabii film kadar olmaz ama idare edeceksin artık yani. Ben sinemadan anlamam başta söyleyeyim. Ama hikayeci olarak filmi beğenmedim. Çünkü o filmi izleyen bir çocuğun Lefter’e öykünmesini dilerim her şeyden evvel. Ama şimdi o filmi izleyen biri gelip bana dese ki, “Bu muymuş ya anlı şanlı öve bitiremediğiniz, bir numarası yok,” dese, kovalarım tabii de. Ama yapılan iş de ona cevap versin isterim. Çünkü altın şeref madalyasıyla ödüllendirilen ilk futbolcudan bahsediyoruz. 832 tane gol atmış bu adam ya. Bu öyle bir efsane ki şairler şiir yazmışlar adına. Tezahüratlar ne ki yani? Tezahürat herkese yapılıyor. Şair Bedri Rahmi Eyüboğlu Lefter’i anlatır, şöyle anlatır: “İstanbul deyince aklıma stadyum gelir. Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık. Memleketimin insanlarına daha fazla sokulmak isterim yanlarına. Ben de bağırırım birlikte avazım çıktığı kadar, göğsümü gere gere, Lefter’e, yaz deftere.”
Lefter’in Çocukluğu ve Futbola Başlangıcı
Şimdi böyle bir babadan bahsediyorum. Anlatayım mı azıcık? Anlatayım, heveslen. Ben de heveslendim. Şimdi efendim, bakınız güzel insanlar, Lefter küçüktür, biraz da yaramaz bir çocuktur. Dersleriyle ilgilenmek yerine ne yapacak? Top peşinde koşacak. Hepimizin yaptığı gibi. Top oynadığı için ne yapacak? Her akşam annesinden bir fiske yiyecek. Hepimizin yediği gibi. Ama bu arzusundan o vazgeçmeyecek. Biz vazgeçtik. Ortaokul çağına geldiği zaman mahalledeki büyükler onu Büyükada futbol takımına götürüyorlar. Aradaki fark var, o yetenekli, bizde o yetenek yoktu. Oradan adalar takımına geçiyor. Başarısı artık adalardan taşıyor, herkesçe duyulmaya başlıyor. Beykozspor, Taksimspor diyor ki, “Bize gelsin bu Lefter!” falan. Kim kazanacak? Filmi izleyenler biliyor, Taksimspor. Ama Lefter’in yaşı yetmiyor lisans almak için. Mahkeme kararıyla yaşını büyütüyorlar. Futbolu o kadar seviyor bu insan. Ve 2 yıl Taksimspor’da futbol oynadıktan sonra artık diyorlar askerlik yaşı geldi. 43 senesi olması lazım askere gidiyor. Orada o zaman da askerlik 4 sene, Diyarbakır’da yapıyor askerliği. Ama askerde de topun peşinden koşmaya devam ediyor. Tabii asker arkadaşlarıyla bir futbol takımı kuruyorlar. Diğer birliklerle maç yapıyorlar falan. Tabii ezeli üstünlük sağlamış. Hatta bir gün Diyarbakır karmasıyla Mersin karması maç oynamaya gidiyor. Tanınmasın diye de Lefter’i bayağı kamufle ediyorlar, yani üstünü başını, her yerini kapatacak giysiler giydiriyorlar. Çünkü abi, haksız rekabet yani, Lefter varsa sıkıntı. Ama 25 metreden golü atınca kimliğini ortaya çıkarıyorlar yani. Çünkü herkes 25 metreden gol atamaz. Sonra hatta ortaya çıkınca diyorlar, “Bu haksız rekabet!” Gerçekten Diyarbakır karması hükmen yenik sayılıyor. Çünkü Lefter’in varlığının anlamı sıradan bir oyuncunun varlığından farklı.
Fenerbahçe Kariyeri ve Babasının İlaçları
Efendim, sonra Fenerbahçe kalecisi Cihat Arman Dünya Savaşı sırasında yedek subaylık görevini yerine getirmek üzere o da askere gidiyor. Yedeği Erdal da sakat. Fenerbahçe’nin yöneticilerinden Profesör Doktor Rüştü Dağlaroğlu Taksim’in kalecisini istiyor, Şalabi’yi. O yüzden de Taksimspor kulübünün başkanını arıyor Nikolidis’i. Nikolidis de bu arada Fenerbahçeli bir başkan. Diyor ki, “Tam Fenerbahçe için yaratılmış bir oyuncu var, şu an askerde, git onu gör!” Dağlaroğlu diyor ki, “Ya ben buraya onun için gelmedim, gerek yok. Bizim golcümüz var.” Nikolidis diyor ki, “İnat etme! Öyle topçu, böyle topçu.” Dağlaroğlu “Tamam,” diyor. Fenerbahçe’nin sol beki Ruhi Karaduman’ın Diyarbakır’da emniyet müdürü olan babasına haber uçuruluyor. Lefter terhisten sonra Fenerbahçe tesislerine getiriliyor. Başta ne Dağlaroğlu’nun ne de o zamanki hocanın gözü tutmuyor Lefter’i. Niye? Kelimesiz. Dağlaroğlu onu izlemek için ilk antrenmana gidiyor. Takımın da bir gün sonra Vefa ile maçı var. Ve bu ne oluyor? İşte maçtan önceki son antrenman. Hoca onu B takımına alıyor ve A takımı yapılan antrenman maçında da 11’e almıyor. Öyle bir düşüncesi yok, oynatmak gibi bir niyeti yok. Son 15 dakika artık Dağlaroğlu ısrar, “Şunu bir oynat, bir görelim!” falan filan. Lefter oyuna giriyor. Abi Lefter takımın yarısını, kalecisini, kaleci Hüsnü’yü çalımlıyor, 4 gol atıyor toplamda. Maçtan sonra duş bile almadan oradan çıkıyor, ortadan kayboluyor. 10 gün ara Lefter’i bulasın. Sonunda kulüp müdürü Reşat Erte Lefter’i Büyükada’da buluyor, kulübe getiriyor. Dağlaroğlu bir bakıyor ki karşısında başı önünde eğik böyle duran Lefter. Biraz da sitem ediyor Dağlaroğlu, diyor ki, “Ya neredesin sen? Bir Allahmarladık bile demeden gittin. Kaç gündür seni arıyoruz, ne yapıyorsun? Niye böyle yaptın?” falan. Lefter mahcup, “Efendim,” der, “O gün orada karşımda oynayan tüm oyuncular büyüğümdü, abimdi. Ayrıca Hüsnü abi milli takımın da kalecisidir. Attığım golle utandım, duramadım.” Dağlaroğlu bu cevabı alınca, “Tamam,” der, “Sen Fenerbahçe’nin aradığı oyuncusun. Belli biz seni alacağız.” der. Lefter’in cevabı da yürek burkar bu arada. “Benim,” der, “Gariban bir babam var, kendisi hasta. İlaç alınması gerekiyor. Benim gücüm yetmiyor, ben alamıyorum. 200 lira tutar diyorlar. Eğer ben Fenerbahçe’ye geleceğime söz verirsem babamın ilaçlarını alır mısınız?” Der ki Dağlaroğlu, “Biz gerekeni yapacağız. Hem ilaçları alacağız hem de bundan sonra babanın tüm tedavi masraflarını karşılayacağız.” der. Lefter duygulanır tabii. Der ki, “Evvel Allah, bundan böyle bu paranın kat ve kat fazlasını Fenerbahçe’ye ödemeyi namus borcu sayacağım.” der. Sözünü fazlasıyla tutar tabii. Ama bir not: filmde bu hikaye biraz daha farklı anlatılıyor, baba hakkı üzerinden anlatılıyor. Hangisi doğrudur değildir, ben kendi kaynağımdan anlattım, onlar kendi kaynağından işlemişler. Çok önemli değil. Burada önemli olan şey şu: Lefter’in mahcubiyeti. Lefter karakterini anlamak için bu hikaye Beşiktaşlı Baba Hakkı’ya da olsa, Fenerbahçeli kaleciye de olsa fark etmez, Lefter’i anlatır sonuçta.
Fenerbahçe’deki Başarıları ve “Ordinaryus” Lakabı
Neyse ne. Başladık. 47-48 sezonu Lefter’in çubukluyu giydiği ilk sezon. O sezon takım namağlup şampiyon. Lefter gol kralı 13 golle. Topu istediği yere atma kabiliyeti onda, hız desen onda, şık goller desen onda, iyi penaltı atma desen onda. Yani hepsi var Lefter’de, tam paket zaten. Gerek özel yaşamı, gerekse futbol hayatı herkese de ders verecek nitelikte. Çünkü yabancılarla maç oynanacak olan ezeli rakibi Galatasaray için şunu demiş bir insan: “O bana görev verirsen, Almanlara karşı Galatasaray’ı kazandırırım.” Bunu yapan bir adam. Sahadaki büyüleyici performansı sayesinde ne dedi tribünler ona, az önce şairin söylediği gibi? Tribünler inledi binlerce kere: “Ver deftere, yaz deftere. Bitti kalem, doldu defter, bu alemde kral Lefter.” Artık onun tezahüratı bu. Lakabını zaten biliyorsunuz: *Ordinaryus*. Niye? Büyük futbolculuğu sayesinde. Efendim, tarih 47 yılını gösterirken Lefter Fenerbahçe’de geçirdiği 3 sezonda 135 maça çıkar, 100 golü atmış ve artık transfer zamanı. Nereye gidecek? Fiorentina’ya. İtalyanların meşhur takımı Fiorentina’ya gider. Ve Fenerbahçe’ye gelirken bir söz vermişti; para kazandıracaktı. O ilaç parasının neredeyse 100 katını da kulübe geri ödemiş olur. Ve bu transfer Lefter’in Türkiye’den yurt dışına bonservis bedeliyle transfer olan ilk futbolcu olmasını sağlar. Bir sene oynar, sonra oradan Fransa’ya Nice’e geçiyor. Bu arada Yunanistan milli takımı Lefter’in Yunanistan’da oynaması için bir teklif yapıyor. Lefter reddediyor, “Ben Türkiye’de oynayacağım,” diyor. Türk milli takımını tercih ediyor, onu da söyleyelim. Fransa’da geçen sezonun ardından Fenerbahçe’ye dönüyor.
6-7 Eylül Olayları ve Fenerbahçelilik Ruhu
Keşke dönmese miydi? Nasıl yorumlardı bilmiyorum. Çünkü döndüğünde Türkiye’de meşhur 6-7 Eylül olayları patlak veriyor. Çok kısa şöyle anlatalım, aslında çok kanayan yaradır da benim de sinirimi bozan bir meseledir ama Türkiye’nin birçok noktasında azınlıklar hedef haline getiriliyor. Haliyle Lefter de olaylardan nasibini alıyor. Büyükada’daki evi tahrip ediliyor. Lefter tabii olaydan sonra günlerce olayın şokunu yaşıyor ve emniyet müdürünün gelmesine rağmen duruşu gereğince evine saldıranların da adını vermiyor. Diyor ki, “Kim saldırdı evine?” Kim saldırdı biliyor musunuz? Bahşiş verdiği çocuklar evine saldırdı. Evde ne kapı ne pencere hiçbir şey bırakmıyorlar. Ama bu isimlerin kim olduklarını da Lefter emniyete söylemiyor. Olaylar esnasında sabaha kadar elinde tüfekle bekliyor Lefter ve bir bakıyor ki Kartal’dan motorlarla Büyükada’ya Fenerbahçe taraftarı gelmiş. Diyor ki, “Biz buradayız. Seni korumak için varız. Seninleyiz Lefter!” O yüzden diyorum, çok önemli. Dedik ya tüm bunlar olurken kendisine saldıranları tanımasına rağmen ismini vermiyor, kimseden şikayetçi olmuyor diye. Lefter’in Fenerbahçeliliği de bizim insanımızla ilişkisi de böyleydi. O sahaya çıktığında tüm tribünler tek bir ağızdan onun ismini haykırır. O yüzden Lefter bir röportajında, “Allah’tan sonra Fenerbahçe’yi seviyorum,” der. Fenerbahçe’yi hayatında nereye koyduğunu oradan anlayın. Ve der ki, “Fenerbahçe formasını sırtımda değil başımın üstünde taşıdım.” Bağlılık bu. Başarılı bir oyuncu. Filmde pek gösterilmez, keşke anlatılsa yani. Futbolculuğu efsane. Yaşamı boyunca bu adam sadece bir kere penaltı kaçırıyor. 60 yılında Beşiktaş maçında Varol Ürkmez abimiz, Allah rahmet eylesin, Lefter’in penaltısını çıkarıyor. Kendisiyle de dalga geçmeye başlıyor. Daha sonra aynı maçta Lefter kornerden bir gol atıyor. Fenerbahçe maçı 2-0 kazanıyor, onu da böyle parantez içinde söylemiş olalım. Tabii Lefter gol attığında başına ip kenara çekiliyor, gösterişi hiç sevmez. Yapısı gereği hep böyle olgun, ağır başlı.
Rekorları ve Milli Takım Kariyeri
Lefter Küçükandonyadis yurt dışına transfer olana kadar bunları yapıyor. Döndü 11 senede 480 maçta 232 gol atarak rekorlar kırıyor ve Türk futbolunun bir efsanesi haline geliyor. Aktif futbolculuğu sırasında Tercüman Gazetesi’nin desteğiyle Anadolu turuna çıkıyor. 126 ilçe uğruyor, 31 tane özel maç yapıyor. Pele yapardı bunu, Pele’nin hikayesini anlatınca değineceğiz. O yapardı. Anadolu insanına futbolu sevdirmek için yani. Karadeniz’den başlayıp Doğu, Güney, Batı’yı kapsayan bir turne. Balıkesir’de biten bir turne. 4756 kilometrelik bir tur olması planlanıyor. 20 günde 7343 kilometre yol kat ediliyor. Bakın Lefter Anadolu’ya futbolu sevdirme misyonunu tamamlayan bir adam. Bunun etkisi ilerideki yıllarda onun gibi olmak isteyen genç futbolcularda görülür. O yüzden kızgınım, filmi düzgün yapmalılar diye. Anladın mı? Bunlar yok. Çünkü 50 defa milli takım forması giydi bu adam, 12 defa kaptanlık bandı taktı bu adam, 32 tane milli gol attı bu adam. 50 milli maçından sonra altın madalya almayı kazandı bu adam. Ve tüm bu hizmetlerine karşılık şunu söyleyen bir adam: “Bu madalyada etrafımı çeviren her yaşta insanın yüzünü görür gibiyim. Kulaklarımı sağır edercesine yapılan tezahüratları işitir gibiyim. İşte bir ömrün bütün acı tatlı hatıraları bu küçük madalyada. Futbolu bırakmaya karar verdim. Şu anlarda beni senelerce el üstünde tutan sporseverlere minnet borcum. Minnet borcum o kadar büyük ki elime tutuşturulan bu madalyayı binlerce parçaya bölmek, onlara dağıtmak ve işte ‘Bu hepinizin hakkı. Hep beraber çalıştık ve başarıya ulaştık,’ demeyi çok isterdim. Onları hiçbir zaman unutmayacağım.”
Emeklilik ve Ardından Gelen Saygı
Ha, böyle bir adam yani. “Yaşlandı,” diyorlar, “Artık oynamasın,” diyorlar. Oynamaya devam ediyor. Artık oynadığı son sezonda yapılan bir sürü kötü eleştiriler de var. Onlara karşı da saha içinde oynadığı oyunla cevap veriyor ama kırılıyor da. Ve o da büyük efsane, Allah rahmet eylesin Turgay Şeren diyor ki, “Lefter karşıma geldiğinde titrerdim ya. Bütün takım arkadaşlarım onu engellemek için ne tekmeler savursa da ne yapar eder yine karşıma dikilirdi.” derdi. O yüzden o adamın belki nispeten 5 vitesten 3’e düşmesini insanlar kaldıramadı. Lefter de eleştirileri kaldıramadı ve futbolu bırakma kararı aldı. Altın madalyadan sonra bir ilki daha yaşatacak Türkiye, onu söyleyelim. Bırakacaktı derken Türkiye’de ilk defa bir futbolcu jübile yapıyor. Lefter 3 Haziran 1964 Beşiktaş-Fenerbahçe maçı 1-1 bitiyor, skor sevdalılarına duyurulur. Ama bu maç sadece Lefter’e adanan bir maç ve o gün Lefter’le birlikte tüm taraftarlar da ağlıyor, onu söyleyeyim. Kıymetli yani. Milli futbolcu dedik ya, 50 kez milli takım forması giydi falan ve 33 yıl boyunca hiç kimse Lefter’in bu rekorunu kıramadı.
Teknik Direktörlük Dönemi ve Son Yılları
Futbolu bıraktıktan sonra işte Yunanistan’a gitti, Güney Afrika’ya gitti. Oralarda futbolcu-antrenör olarak bir deneme yaptı. Samsunspor’u çalıştırdı, Orduspor’u, Mersin İdman Yurdu’nu, Boluspor’da teknik direktörlük yaptı, onları da söylemiş olalım. İslam Çupi 80 senesinde Lefter’le bir röportaj yapıyor. Ve bu röportajda diyor ki, “Müsabaka içinde hiç inancımın kaybolduğu an olmadı. Hiç elimi belime koyup da rakibi seyretmedim,” diyor. Ve “Benim zamanımda,” diyor, tabii biraz şey de var, “Hiç zayıf adam yoktu. Kuvvetli bir nesildik. Şimdikiler,” diyor, “Bisküvi gibi, bir dokunuşta dağılıyorlar,” diyor. Biraz o kadar olacak. “Ben kışın,” diyor, “Fenerbahçe stadında balçık çamurda ayakkabılarımı çok kaybettiğimi bilirim. Sırımlı sığır işkembesi gibiydi. Yağmurlu havalarda Mikro Mustafa’nın attığı kornerler 18’in içine düşmediği için çocuk hırsından ağlardı. Şimdikileri,” diyor, “O şartların içine soksam 5 ay sonra kaçacak delik ararlar,” falan. E tabii zor o zamanlar, zemin memin de şimdiki gibi değil ama o tabii Lefter ona karşı diyor ki, “Ya iyi futbolcu evin damında da iyi futbol oynar.” Yani Fiorentina’da top koştururken bir maçtan sonra dünyanın sayılı otoritelerinden Pozzozo, Tuttu Sport’ta şöyle diyor: “Lefter öyle bir dripling şeytanı ki, onu avucumun içine alsam orada da rakibe çalım atar,” diyor. Yani bence çok önemli. “O yüzden,” diyor, “Ben ve benim nesil tarlada oynadı. Kimse kimseye bir şey söylemesin,” diyor Lefter. Futbolda sistem, taktik, kıyafet yenileniyor da bir şey yenilenemiyor: Gol atmak sanatı ve golcü adam tipi. Bugünün dünyasında ölüme çare var da 90 pastan sol üst köşeye vuran adamın golüne çare yok. Biz 1950’de oyunun istikametini değiştirecek çapraz topları daha bol patlatır, günümüzün modası diye tanıtılan verkaşları daha da mahir bir trafiğin içinde oturturduk. Seyirci bizim futbolumuza sarsılmaz bir inanç ve güvenle bağlıydı. Fenerbahçe stadına formalarımızı kurumak için asığımızda idmanı 4000-5000 kişi izlemeye gelirdi. Şimdi Fenerbahçe bazı maçlarda o idman kalabalığını bile toplayamıyor,” diyor. Metin Oktay kardeşim diyor, Lefter’in sözü bunlar, “Benim özel seyircim vardı derken yerden göğe kadar haklıdır. Ben Ankara maçlarında bir gün kaldığımız otelden 19 Mayıs Stadı’na arabayla gittiğim maçı hatırlamıyorum,” diyor, “Hep omuzlarda yolculuk ettim,” diyor. O yüzden Alex’i de soruyorlar ya ona. Alex’le buluşması da güzeldir. “Kariyerimi baştan alsam, en başında Fenerbahçe’de başlasam, yine de onun eriştiği sayılara erişmek çok zor olurdu. 10 numara ve kaptanlık bandı sonsuza kadar sizin,” diye de veriyor. Volkan Demirel’in de bir sözü var Lefter’le ilgili: “Lefter’in ruhuyla sahaya çıkıp Lefter’in duruşuyla her maç öncesi o karakterle mücadele edelim derdik. Fenerbahçe ve çubuklu denildiğinde akla ilk Lefter gelir,” diyor. Bağış Erten’in de bir sözü var: “Herkesten verelim işte ya. Simge karakterdir,” diyor. “Oyunculuğu, bakışı, duruşu, tavrı, saha içindeki hali. Bunların hepsi efsanenin yapım sürecini anlatıyor. Diğer yandan da Türkiye’deki sosyal hayatın nasıl zorlu olduğunu gösteriyor. Türk-Yunan gerginliği sürerken İstanbullu bir Rum olarak,” diyor, “Lefter maç önü alışkanlığı olarak maçlardan önce saçını düzeltir. Maç önceleri evde geçen sürede kahvaltısını yapar. Ailesinden alır şans dileğini öyle maça gider. Bu arada yenildiğinde suratı hiç gülmez. Yemek, aş yemeden içmeden kesilir.” Lefter böyle birisi yani.
Kızı Rula Katmer anlatıyor. Diyor ki, “Baba olarak harika biriydi de takım kaybettiğinde çok asabi olurdu. Kazandığında keyfinden geçilmezdi,” diyor. Torununun da bir lafı var: “Dakik bir insandı, çok disiplinliydi. Ve Lefter Fenerbahçe’ye o kadar aşıktı ki, fazla heyecanlandığı, stres olduğu için kalp doktoru yaşlılığında Fenerbahçe’yi izlemeyi yasaklamıştı. Ve gerekirse Fenerbahçe için ölebilir,” derdi. Hikaye. Başka bir torunu da diyor ki, “Fenerbahçe izlerken çok heyecanlıydı. Maçı izlemese bile skoru öğrenirken heyecanlanırdı.” Der işte Lefter bu. O yüzden çok benimsenmiştir ki 2009 yılında biliyorsunuz Kadıköy heykeli dikildi ve 13 Ocak 2012’de de ağır zatürreye bağlı kalp yetmezliğinden vefat etti. O kaybedildiğinde Şükrü Saraçoğlu stadında bir cenaze töreni yapıldı. Ve sadece Fenerbahçeliler katılmadı. Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı da oradaydı. Diğer kulüplere gönül vermiş insanlar oradaydı. Hepsi Lefter’e veda etmeye gelmişti. Çünkü Lefter herkesin karakterini ve duruşunu örnek aldığı bir simgeydi. Efendim o yüzden torunu şey diyordu: “Lefter’in hayatı sinema filmi olsa güzel olur. Anneannem hayattayken onun da bu filmi görmesini arzu ediyoruz,” diyordu. “Sadece Fenerbahçe için değil Türk sporu için de çok önemli. Hani Lefter’in çocukluğundan başlayarak hayatı, çektiği zorluklar, yetişme tarzı, Büyükada’daki yaşamıyla ilgili görüntüler olsun istiyordu.” Ve o film yapıldı. İzlersiniz, beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Yapan herkesin emeğine sağlık. Sinemografik açıdan mutlaka muazzam bir film. Zaten içinde var, hayatı dolu dolu yaşamış bir Lefter var. Çalım atmayı seven, çiğ karnabahar yemeyi de seven, Zeki Müren dinlemeyi de seven. Gelecek nesillerce de bilinsin diye anlatmalı, anlatılmalı herkese. Anlatandan filmini yapan da hepsi bin yaşasın diyorum. Araya gidiyorum, bekliyorum dönüşte.
İntihar Eden Kulüp: Belfast Celtic
Güzel insanlar, tekrar hoş geldiniz. Bir hikaye daha anlatacağım şimdi. “İntihar eden kulüp.” Bak bu da güzel hikaye. Kaynak Cem Türktekin, anlatan bendeniz Ufuk Kaan Karacan. Müzik kanalı gibi oldu değil mi? Bestesi, güftesi gibi falan. Yeri gelmişken de şu adamı ezberleyin, özellikle genç kardeşlerime sesleniyorum, yolda “L bürüşken abi!” diye çeviriyorsunuz. Neyse efendim, Belfast Celtic diye bir kulüp var. Bildiğimiz Celtic var ya, 3 yıl sonra kuruluyor bu takım ondan. Ama Kuzey İrlanda takımı bunlar. Yani İskoçya’da nasıl Glasgow Rangers ve Celtic arasında hani bir mezhep, siyasi rekabet varsa, aynı rekabet Kuzey İrlanda’da var. Tamam. Bir rakipleri var Linfield diye. Onlar kraliyet yanlısı, sarayın takımı yani. Liginde uzun süre tek hakimi. Sonraları Belfast Celtic geliyor dikiliyor bunların karşısına. Bunların şampiyonlukları ikiye katlıyorlar falan. Bayağı sarayın takımının canını sıkan bir süreç yaşanıyor. Hem de bayağı uzun bir süreç. Bu ezeli rekabet bir yerde şimdi söyleyeceğim intihar işine dönüşüyor. Sinemacılar iyi dinlesin, bir film daha geliyor. 48-49 sezonundayız. İki takımın derbi maçı. 27 Aralık’ta Belfast Celtic deplasmanda. Tribünler tabii ki tıklım tıklım. Protesto desen o biçim abi. Çok ilginç. Maç devam ederken bu Linfield taraftarları bir anda ellerde sopalar, efendime söyleyeyim demir çubuklarla bir dalıyorlar sahaya. Direkt futbolculara ha! Polis anlattı ki girişte bir hikaye, bu sefer orada değil. Kralın takımı ya, “Görmedik, duymadık” hesabı. Hatta bazı polislerin bile Celticli futbolculara saldırdığı söyleniyormuş. Bayağı bayağı orada topçuları linç ediyorlar mı abi? Dört futbolcu ağır yaralı. Hatta bir tanesi de Jimmy Jones. Hani adam Newcastle United’dan sağlam bir teklif alıyor. Diyor ki, “Tamam şu derbiyi bir atlatalım, sizle imzayı atarım.” Gel de imzala şimdi. Adamın dizi gitmiş, kırılmış. Kaval kemiği gitmiş. Öyle böyle değil diyorum size ya. Dört futbolcu dedim ya. Bu dört futbolcunun üçü bir daha topa dokunamıyorlar ha, futbol hayatları bitiyor. Celtic kulübü olayın sorumlulukları için falan açıklama yapıyor falan. Klasik, kime yapıyorsun abi? Ceza meza yok. Jones gitti, adamı satacaktık, stadyum yapacaktık, altyapı tesisi kuracaktık. Yetkililer böyle yukarı bakıyorlar. Öyle mi? Öyle. Ve ne yapıyorlar biliyor musunuz? Bir açıklama yayınlıyorlar. Diyorlar ki, “Faşizmin Berlin sokaklarına gömüldüğünü zanneden milyonlarca insana gerçekleri anlatamamanın verdiği sancıyla bu kararı almak zorunda kaldık. Naziler yenildi ama faşizm hala yaşıyor. Haklarını koruyamadığımız insanlara karşı duyduğumuz utanç karşısında tek yapabildiğimiz bu.” Ne o? Kulüp kendini feshediyor, kapanıyor, adeta intihar ediyor. Ya utanan var mı? Yok. Linfield devam ki, o sene şampiyon. Utanmadan da o kupayı alıyorlar, coşkulu coşkulu böyle kutlamaları yapıyorlar. Devam eden yıllarda 35 şampiyonlukla Kuzey İrlanda’nın en büyük kulübü. Nasıl? En büyük rakibinin futbolcularını linç ederek. Jimmy Jones dedik ya mesela, adam iki sene tedavi görüyor ya, lan nasıl saldırdınız vicdansızlar iki sene yani! O da nasıl bir bacağı 1,5 cm kısa kalıyor. Alt liglerde bir süre idare ediyor işte mecburen, jübile. Diğer üç futbolcu futbola dediğim gibi hiç dönemiyorlar. Başka işlerde çalışarak kıt kanaat geçiniyorlar. Celtic kulübü de intiharından sonra kulüp binasını, işte antrenman tesislerini satıyor da parasını bu futbolculara dağıtıyor, tedavi olabilsinler diye. Ya hep ne diyorum güzel insanlar? Futbol bir kültür olayıdır diyorum. Tuttuğun takımla bir kültüre ait olursun. Yenilsen de yensen de değişmeyen tek şey budur. O yüzden kızdın ya da hayal kırıklığına uğradığın bir sezon var, cebinden çıkarmak için bir hikayen olsun. Sarıl ona, vitamin olsun. Bak sinemacılar bile farkında, senin hikayelerine sarılıp ticarete döndürüyorlar. Yine sana satıyorlar. Biraz böyle bakın meseleye. İyisiyle kötüsüyle tabii. Yani iyi hikayeler de var. Az öncenin içinde iyi de var değil mi? Kötü de var.
Holiganizmin Sembolü: Milwall
Başlı başına kötüler de var. Yani herkes muhteşem, hadi hikayesini yapalım. Öyle olmuyor. Ben geçen hafta içi Londra’ya gittim mesela. Niye gittim? Milwall’un kötü namı için. Vallahi onun için gittim. Ne kalmış acaba geçmişten bugüne diye. Birazdan gösteririm de. Şeyi biliyor musunuz? Yeşil Sokak Holiganları (*Green Street Hooligans*) film. İzlediniz mi? Bayağı iyidir yani. İzlemeyenler varsa baksınlar ona. Orada bu Milwall’luların psikopatlarını göreceksiniz. Bunlar sevilmezler. Niye? Hakeme şiddet desen var heriflerde, rakip kaleciye saldırmak var. Çenesini kırıyorlar adamın. Ya İstanbul’da hani Leeds maçı olayları oldu ya 2000 senesinde, iki İngiliz taraftar öldürüldü falan. O zamanlar bunlar onunla bile dalga geçtiler ya. Umurlarında olmaz. Bu Milwall’un taraftarı deplasmana gitmesin abi. Nereye gitseler kıyamet koparıyorlar. Kavga, gürültü, mevzunun her türlüsü. Kulüp taşınıyor Londra’nın güneyine. Hatta güneydoğusu denir oraya. Orada da başlıyorlar şeyle, West Ham’la mevzuya. Filmde de o anlatılır zaten. O yüzden dedim izleyin diye. Liman işçilerinin takımı ya West Ham. Bir seferinde grev yapıp Milwall tersanelerine dalıyorlar. Bir keresinde Milwall taraftarını bıçaklıyorlar. Şimdi sen de psikopatın üstüne üstüne gitme yani, değil mi? Otur. Yani adamlar bu sefer el ilanları basıyorlar: “Bir West Hamlı muhakkak ölmeli,” diye. Bu sefer West Hamlılar, mandallı R vardı eski arabalarda, bilir misiniz? Ondan fark eder mi? Kızılca kıyamet koptu senelerce zaten. Yöneticiler uğraşıyorlar, “Etmeyin, eylemeyin.” Yok, kampanyalar falan işlemiyor yani. Zaten girdik metrodan çıkıyorsun böyle bir bakıyorsun etrafa. “Başımıza bir şey gelmese bari,” dedik yalan değil. Hala İngiltere’de en çok polisin görevlendirildiği maçlardan bir tanesidir. Polis kaynar Milwall maçlarında ki şu an artık bir şey yok yani. Ama Paul Simpson güzel anlatıyor o dönemi. Yazar, 2010 senesinde eski futbolculardan Grant cinayetten tutuklandığında bile gazeteler şu manşeti atmışlar: “Milwall’lu eski futbolcu tutuklandı.” Oysa Grant birçok takımda forma giymiş ama cinayet işlediğinde bu arada Bradford’da oynuyor ama manşetler ne? Milwall. Niye? Şöhreti orada işte. Öyle pis bir takımdı abi Milwall. Oradan lafını ettik. Konudan da saptık. Bari bir iki şey çektim yerinden. Maçına gittim. Orada da hikayeler anlattım. Size bir izleteyim. Bir bakın. Ondan sonra devam ederiz.
Bak Londra’da gördüğüm en sıkıntılı sokak. Kötü sokak. Milwall taraftarı kavga etmeden önce İngiltere’de önce bir gazete bayiine uğruyor. Genelde de The Sun gazetesi alıyorlarmış. Gazeteyi sonra ben tabii The Sun bulamadım. Metrodan ne bulduysak o. Gazeteyi önce böyle büküyorlarmış. Sonra bir kez daha çatı yerinden ikiye bölüp iyice sertleştiriyorlar. Bu da böyle sert oldu. Bu arada üstüne bu yetmezmiş gibi daha da sert olsun diye su döküyorlarmış hep. Suyu da dökelim. Suyu döktükten sonra artık bunun adına Milwall tuğlası deyip kavgaya hazır hale geliyorlarmış. Ben çok yapamadım, iyi ki yapamayanlardanım ama ciddi şekilde şu anda bile birine zarar verecek kadar sert bir cisim haline geldi. Milwall’ların kavga için bulduğu ilginç yöntemlerden birini burada Milwall’un yerinde öğrendik. Sizinle paylaşalım dedik.
Milwall maçındayız ve etrafa bakarsanız formalı pek insan göremezsiniz. Bunun elbette bir sebebi var. Yeşil Sokak Holiganları filmini izlediyseniz aslında orada da anlatır. Milwall biraz kriminal taraftar grubuna sahip. Öyle olunca da maç sonrası biraz kavga dövüş fazla olduğu için polis tarafından da tanınmasınlar diye pek fazla forma giymezmiş. Yıl 2025’in sonu ve bu gelenek görüyoruz ki devam ediyor.
Güzel insanlar, bir alt lig takımının maçındayız. Üstelik tribün grubu pek de iyi anılmayan bir takımın maçındayız. Milwall’un maçındayız ama onlar bile arka tarafta görüyorsunuz çocuklar için, çocuklu aileler için özel alanlar yapmışlar ki maçta statta rahatlık olsun, sıkıntı olmasın diye. Bizim statlarımızın bazılarında olsa da büyük bir çoğunluğunda olmaması insanın biraz canını sıkıyor. Baksanıza, oyuncak aslanlar, oyun oynaması için dartlar, air hokeyler, bir sürü şey var. Biz tabii bugün artık çok daha değişmiş, iyileşmiş bir kulübün maçını izledik ve bir Championship mücadelesine tanıklık ettik. Ama tribün kültürünün geçmişten bugüne uzayan hikayesini de sizlerle paylaşmış olduk. Yeni hikayelerde, başka coğrafyalarda görüşürüz.
Karakolda Biten Maçlar ve Utanç Verici Hikayeler
Geldiniz mi? Vallahi ben devam edeceğim buradan galiba, konu da hoşuma mı gitti ne? Şeyi anlatayım bir de üstüne dedim: Karakolda biten maçı biliyor musunuz? Onu da anlatayım. Orada da tüm mevzu hocadan kopuyor aslında da. Bak Milan-Estudiantes maçı iki maçlı galiba o zamanlar. İlk maçı Milan alıyor 3-0. Bu söylediğim şimdi anlatacağım ikinci maç. Tekme tokat var ya, ne varsa saldırıyorlar Milanlılara. En son hatta biri bilincini kaybediyor. Rivera yok mu hani? Belki abilerimiz, ablalarımız iyi bilirler. Ona biri “çak!” diye yumruk indiriyor baba. Bir tanesine de tekmeyi bir koyuyor, elmacık kemiği kırılıyor, yetmiyor burnu kırılıyor. Bir de düşün ya, futbol maçı değil, raki çekiliyor sahada. Öyle böyle değil. Artık biri insafa geliyor. İnsafa gelen de diktatör ha, devlet başkanı. Veriyor talimatı: üç futbolcuyu bunlardan tutuklatıyor. Karakola gidiyorlar ifade vermeye etmeye. Estudiantes zaten sevilecek bir tarafı yok bu takımın. Oyundaki açıkları bulsun diye eski hakemlere para veriyormuş hocası. Kavgası, gürültüsü de böyle. Bayağı futbolcuların emniyete gittiği, karakola şey yapıldığı, ve karakolda ifade imzalayarak çıktığı bir maç. Ben size şey anlatmıştım: “Çirkef Leeds United’ı.” Hatırladınız mı? Onun da filmi var bu arada, filmlerden çok konuştuk: The Damned United. Onu da izleyin mutlaka. Dünyada Don Revie en çok anılan yayıncılardan birine dönüşmüş olabiliriz. O onun takımı. O lanet olasıca bir kabus zaten. Mafyanın takımı o zamanlar.
Ya Allah aşkına siz söyleyin bir maça bile isteye gençlerle ya da işte yedeklerle çıkıp rakibe saldırtılır mı ya? Ya normalde de hani Bremner var zaten, futbolcu olmasa kasap olurmuş da vurduğu yerden kalkmıyor. Öyle pis bir takım. Dediğim gibi işte yani kimi sahanın içinde sevilmez, kimi… İşte ya 2008 uzak zaman da değil, futbolcular milli takımda oynamak için para veriyorlarmış vallahi ya. Kadroda yer almak için. Euro veriyorsun, yedekten oyuna gireceksen 24.000 Euro. Şimdi bu takım sevilir mi? Kimi bundan sebep ya da işte şike yapan Marsilya sevilir mi şimdi? Bernard Tapie anasını ağlatmış ortalığı. Avrupa şampiyonlukları bile güme gitti. O da enteresan hikayedir. Yani konuştukça da aklıma sürekli başka hikaye geliyor. Esas diyeceğimi de bir türlü diyemedim. Her şey karıştı yani. Marsilya’nın işte 1-0’lık bir maç rakibi hatırlamadım şimdi. O maçta şike yaptığı ortaya çıkıyor. Eski takım arkadaşı varmış orada birinin. Öyle bağlıyorlar işte. Sonra şampiyonluk gidiyor ama o sene Avrupa olayı enteresan. Orada CSKA’ya 6-0 yeniliyor Marsilya. CSKA Barcelona’yı eleyip gitmiş. Anladın mı? Yani sonra ortaya çıkıyor ki CSKA’lıların içeceklerine ilaç koymuşlar abi ya! Aklına gelse, “Yap be, yapmayalım!” dersin. “O kadar da değil!” falan dersin değil mi? Yapmışlar abi, yapmışlar yani. Önce de bir finalleri daha var, orada da doping yapmışlar. Bunların derdi başarı falan değil ha, para kazansın bunlar. Şimdi bunlar sevilir mi? Bir katkısı da yok ülkeye, yani utançtan başka. O yüzden güzel insanlar, en sevilmeyen üzerinde de bir şeyler olur. Bunların hikayeleri biraz karışıktır tabii. Herkes kafasına göre bir takım söyleyebilir, bir dönem söyleyebilir. Hikayeleştirilebilir. Ben şimdi istesem mesela bu muhabbeti bir saat daha uzatırım ama fazla kafa ütülemeye de gerek yok. Ben de en sevilmeyen spor yayıncısı olmayayım şimdi durduk yere. Aslında bunun bir ara futbolcu versiyonu da yapabiliriz diye düşünüyorum: antipatikleri. He, o kimleri sayarız orada var, liste çok daha kabarık olur. Neyse, ben saymayacağım tabii ama şey var. O en azından aklınıza gelmez ya. “Vatan haini” futbolcuyu duymuş muydunuz? Son onu anlatayım öyle gideyim mi ya? Hadi öyle yapayım öyle gideyim. Laf laf açtı. Oğuz Alp Tan vardır. Onun yazısıyla tanıdım ben de. Vallahi bilmiyorum adamın adını da. Hatta yani tam söyleyemeyebilirim.
10 saniye verin bulacağım adamın adını. Çünkü böyle villalı millalı bir şeydi de. Paragözü tekiymiş bu. Hatırlayınca söylerim. Fransa milli takımının oyuncusu. Hatta işte Kuzey Afrika kökenli ilk futbolcusu bu da milli takımın. Ama para seni beni bozmaz, bunu bozuyor işte. Kazandıkça at alıyor baba. Bu atları koşturuyor. Bir yandan da yeraltı dünyasıyla içli dışlı oluyor. Neyse uzatmayayım. Gel zaman git zaman baba kirleniyor. Şikeciye çıkıyor adı. Hem yeşil sahada şike hem at yarışlarında şike derken II. Dünya Savaşı başlıyor abi. Fransa toprakları darmaduman. O zaman da Hitler şöyle bir şey yapıyormuş: İçeride mafya kim varsa yanına çekiyormuş. Böylece hani içeride daha rahat kan akıtacak ya. Kim direniş gösterse ispiyonculuktan tut da infaz etmeye varıncaya kadar hemen orada yapılar kuruluyor, ediliyor. Ekibin bir parçası da işte bu futbolcu villalı bir şey. Adam nasıl zalimleştiyse artık meşhur bir katliam varmış, adı şimdi gelmez aklıma. Abi orada 50’den fazla adamı katlediyor. Ya sen futbolcusun. Nasıl bu hale geldin? 50 kişiyi nasıl öldürdün? Öyle olunca Naziler alıyor bu babayı, terfi ettiriyorlar, tamam mı? Şeye Afrika’ya. Afrika direniş tugayının başına getiriyorlar. Yahudileri öldürüyor, Çingeneleri öldürüyor. Yap ya! Ne olacak sonra? Savaş bitti. Fransızlar bu vatan hainlerinin cezasını kesmeyecekler mi? Buluyorlar bunu. Çıkarıyorlar hakim karşısına. Mal varlığına bir bakıyorlar. 400.000 Frank mı o şey? Az buz değil ha. Yani şimdiki gibi de düşünme tabii. Futbol ekonomisini şimdi olsa belki 400 milyon olacak zamanının. Ama bu bu arada onu söylemeyi unuttum, zamanının iyi orta sahası ha. Çok iyi orta sahası tanınan birisi yani. Neyse dava bir açılıyor. Millete ne işkenceler yapmış. O sırada da böyle ağzında tütünler, şakalar yapıyormuş. E idamı hak ettin sen, hak ettin. Villa Play bu arada adamın adı aklıma geldi. Heh. Villa Play. Tamam. İdam ediliyor ve mezar taşı bile yok herifin. Düşünsene Avrupa’nın en iyi orta sahası idam ediliyor. Böyle bir konunun üstüne ayıp olur. Bitireyim ya. Tatsızlaştık ama şöyle bitireyim: Hikayeye tutunursun ya aslında. Yani sporla arandaki bağı güçlendiren en önemli enstrümandır hikaye biliyor musun? Bak ben Sevilla müzesine gittim. Orada bir bavul, bastonu o yüzden elime aldım. Aynısı bavul. Adamlar Avrupa seyahatine çıkıyorlar diye oradaki bavulu alıp ilk çıktıkları şeyi bavulu alıp müzelerine koymuşlar. Bizimkiler de tık yok yani. Hikaye biriktir, duyguyu biriktir. Hiçbir şey yapamadın mı? Filmcilere satarsın. Anlamıyorlar vallahi. Anlasalar bu oyun bu kadar çirkinleşmez bu ülkede. Ama bak Amerika nasıl girdi İngiltere futbol pazarından içeri, ufak ufak kapitali bir sokacak, hikayeyi çıkaracak. O zaman alırlar ama parasıyla olunca anlarlar ya. İroni yapıyorum ama gerçek yani. Neyse insana rastgelesiniz efendim, görüşürüz.
Bu yazı, futbolun sadece bir oyun olmaktan öte, insan hikayeleriyle, bağlılıkla, mücadeleyle ve bazen de utançla dolu bir kültür olduğunu gözler önüne seriyor. Lefter Küçükandonyadis’in eşsiz karakterinden, Torquay United’ın mucizevi kurtuluşuna, Belfast Celtic’in trajik sonundan Milwall’un karanlık geçmişine kadar her bir hikaye, futbolun derinliklerini ve hayatla olan paralelini gösteriyor. Sporun sadece skorlardan ibaret olmadığını, aksine toplumun aynası olduğunu ve bu hikayelerin geleceğe aktarılmasının önemini vurguluyor.
