Loading...
2026-06
MS
logoParaguay
4
logoNikaragua
-
2026-06
DUR
logoS. Arabistan
-
logoPorto Riko
-
2026-06
02:30
logoKanada
1
logoİrlanda
1
2026-06
03:00
logoHaiti
1
logoPeru
-
2026-06
19:00
logoKomorlar
-
logoRuanda
-
2026-06
15:00
logoEtiyopya
-
logoMalavi
-
2026-06
13:00
logoVanuatu
-
logoFiji
-
2026-06
14:30
logoGuam
-
logoMyanmar
-
2026-06
16:00
logoBelçika
-
logoTunus
-
2026-06
17:00
logoErmenistan
-
logoKazakistan
-
2026-06
17:30
logoKırgızistan
-
logoFilistin
-
2026-06
19:00
logoSierra Leone
-
logoLiberya
-
2026-06
20:00
logoCebelitarık
-
logoCayman Adaları
-
2026-06
20:45
logoPortekiz
-
logoŞili
-
2026-06
20:45
logoRomanya
-
logoGaller
-
2026-06
21:00
logoArnavutluk
-
logoLüksemburg
-
2026-06
21:30
logoABD
-
logoAlmanya
-
2026-06
22:00
logoİsviçre
-
logoAvustralya
-
2026-06
22:00
logoPanama
-
logoBosna-Hersek
-
2026-06
23:00
logoİngiltere
-
logoYeni Zelanda
-
2026-06
23:00
logoBolivya
-
logoİskoçya
-
2026-06
23:00
logoKatar
-
logoEl Salvador
-
2026-06
23:00
logoYeşil Burun
-
logoBermuda
-
2026-06
01:00
logoVenezuela
-
logoTürkiye
-
2026-06
01:00
logoBrezilya
-
logoMısır
-
2026-06
03:00
logoArjantin
-
logoHonduras
-
2026-06
03:00
logoCuraçao
-
logoAruba
-
  1. Haberler
  2. Futbol Haberleri
  3. Ajax: Total Futbolun Efsanevi Yolculuğu ve Yeniden Doğuş Hikayesi

Ajax: Total Futbolun Efsanevi Yolculuğu ve Yeniden Doğuş Hikayesi

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Futbol dünyasında “total futbol” olarak adlandırılan ütopik bir fikirle başlayan bu hikaye, bir kulübün kendi oyununu, kendi kültürünü sıfırdan inşa edebileceğine dair çılgın bir inancın sonucuydu. Tarih boyunca bu fikrin etrafında dönüp duran Ajax, bu sayede Avrupa’nın en büyük kulüplerinden birine dönüştü. Sanayileşen futbolun getirdiği zorluklara rağmen, Ajax her düştüğünde özüne dönerek yeniden hayat buldu. Bugün sizlere, bir fikri, bir kültürü, bir kulübü, Ajax’ı anlatıyoruz.

Total Futbolun Doğuşu ve Rinus Michels Dönemi

Bugün izlediğimiz futbol tarzlarının, kaotik uzun top oyunundan pasla boğan topa sahip olma oyununa, muhafazakar futboldan yüksek pres taktiklerine kadar hepsi tarihin bir noktasında birbiriyle kesişir. Bu kesişimlerin kökeninde 1960’ların ortalarında gerçekleşen bir futbol devrimi yatar: Total Futbol. Bu devrimin mimarı ise Rinus Michels‘tir.

1960’ların başına kadar Hollanda, dünya futbolunda pek de adı duyulmayan bir ülkeydi. Yetenekli oyuncuları olsa da futbolları yavaş, tahmin edilebilir ve taktikleri eskiydi. Değişim için her şey hazırdı, çünkü durum kötüydü ve değiştirmemek için hiçbir sebep yoktu.

1965’te küme düşme hattında bir takım olan Ajax’ın başına geçen Rinus Michels, başarıya aç, hırslı ve takıntılı bir karakterdi. Kafasında, fikirden öte bir ütopya olan Total Futbol vardı. Bu tabir, Hollanda’daki “total mimari” ve “total mühendislik” anlayışından geliyordu. Hollanda’nın büyük bir kısmı deniz seviyesinin altında olduğu için alan onlar için çok değerliydi. Yüzyıllardır bataklıkları kurutup arazi kazanmaya çalışan Hollandalılar, zamanla alan ekonomisi üzerine uzmanlaştı. Total Futbol, bu kültürel ve coğrafi kimliğin sahaya yansımasıydı; Michels’e göre futbol sahasını da daraltarak kullanmaları gerekiyordu.

Yazar David Winner, Hollanda futbolunu anlatan “Brilliant Orange” kitabında Total Futbol’u şöyle tanımlar: “Total futbol, bir futbol sahasının boyutunun oyuna göre değişebileceği fikrine dayanan kavramsal bir devrimdi. Ajax top kendilerindeyken sahayı genişletir, topu kaybettiklerinde ise rakibin alanını yok ederdi.”

Bu anlayışın 1960’larda sıfırdan inşa edilmesi kolay olmadı. Michels işe oyuncularını zihinsel ve fiziksel olarak hazırlamakla başladı. Kulübe geldiği gibi bir fizyoterapist aldı ki bu o dönem için oldukça yenilikçi bir hamleydi. Ardından, oyuncularına bu ütopik fikrini anlattı ve onları bu oyuna ikna etti. Dönemin önemli oyuncularından Ruud Krol, “80 metre gidip gelmek yerine 10 metrede gidip geliyorsun. 160 metre yerine 20 metre. İşte ben buna tasarruf derim,” diyerek bu anlayışın özünü özetlemiştir.

Oyunun Esnekliği ve Johan Cruyff’un Rolü

Total Futbol’un en önemli prensiplerinden biri, her oyuncunun her an pozisyon değiştirebilmesini talep eden bir esneklikti. Duruma göre bir bek oyuncusu kanada veya forvete, orta saha oyuncusu ise savunmaya geçebilirdi. Bu yaklaşım, geleneksel stratejilere meydan okuduğu kadar, oyuncuların oyunu derinlemesine anlamasını ve bir bütün olarak düşünüp hareket etmesini gerektiriyordu. Her bir oyuncu, farklı pozisyonlarda oynayan takım arkadaşlarının rolünü ve beklentilerini daha iyi anlıyor, oyunu sezgisel olarak okuma becerilerini geliştiriyordu. Bu, Hollanda’daki total mimari ve mühendisliğin temel prensibiydi: her şey birbiriyle uyum içinde tek bir bütün oluşturmalıydı.

Her düzenin onu harekete geçiren bir şefe ihtiyacı olduğu gibi, Michels’in sisteminde Johan Cruyff, tüm oyunu senkronize eden ana kumanda rolündeydi. Teknik olarak bir forvet olsa da, onu sahanın her yerinde görebilirdiniz. En yetenekli oyuncu olmasının yanı sıra, oyun zekasıyla arkadaşlarını da yönlendiren kişiydi. Arsene Wenger, “Cruyff sahada olmasaydı 70’lerin total futbolunu oynamak tam anlamıyla mümkün olmazdı,” der. Johan Cruyff’un neden total futbolun kalbi olduğunu anlatan en iyi anekdotlardan biri de kendi ikonik “Cruyff dönüşü” hareketi için söyledikleridir: “O dönüşü daha önce idmanlarda hiç denememiştim. Bir anda aklıma geliverdi. O an için en iyi çözüm oydu.” İşte Michels’in oyuncularında olması gereken özelliklerden biri de buydu: Belli bir disiplin içinde doğaçlama çözümler üretebilen bir oyun zekası. Böylelikle kolektif çalışmayla bireysel yaratıcılık birleşiyor, herkes savunup herkes hücum ediyor ve total futbol denen ütopya gerçeğe dönüşüyordu.

Üstelik Total Futbol yalnızca göze hoş gelen, sonuç almaktan uzak romantik bir yaklaşım değildi. Ofansif bir anlayış olarak görülse de aynı zamanda vahşi bir savunma disiplini üzerine kuruluydu. Çağının çok ötesinde savunma stratejileriyle donatılmıştı. Michels, oyunu değiştirmek veya göze hitap etmek kadar kazanmayı da önemsiyordu. “Futbol bir savaş gibidir,” diyordu, “Fazlaca kibar davrananlar kaybetmeye mahkumdur.”

Altın Çağ ve Ulusal Başarılar

Michels’in attığı temeller sayesinde Ajax, 70’li yıllarda altın çağını yaşadı ve dört kez lig şampiyonu olup 1971’de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı. Michels o yılın sonunda Barcelona’ya geçse de inşa ettiği sistem öyle kusursuzdu ki, Ajax 1972 ve 1973’te iki kez daha Avrupa şampiyonu oldu. Bu, inanılmaz bir mirastı.

Michels ve Cruyff, 1974 Dünya Kupası’nda bu kez Hollanda Milli Takımı’nda buluştu ve “Portakallar” dünyayı kendilerine hayran bıraktı. Her ne kadar finalde Batı Almanya’ya 2-1 kaybetseler de, Total Futbol dünyanın zirvesine sadece bir basamak kadar uzak kalmıştı. Cruyff, “Hayatımda hiç kimseden Rinus Michels’ten öğrendiğim kadar çok şey öğrenmedim,” diyor. “Onu sık sık taklit etmeye çalıştım ki bence bu birine yapılabilecek en büyük iltifat.” Rinus Michels belki tarihin en fazla kupa kazanan teknik direktörü değildi ama oyunun DNA’sını değiştirdi. Total futbolun yükselişi aynı zamanda Catenaccio’nun ve benzer defansif anlayışların çöküşü olarak da görülür. Catenaccio alaycı, negatif ve reaktifken, Total Futbol sanatsal, pozitif ve proaktif görülüyordu. Bu iki birbirine zıt stil arasındaki diyalektik oyunu sonsuza dek değiştirdi. Bu devrimsel fikir bugün hala modern futbolun dokusuna işlemiş halde. Pozisyonel oyun, Gegenpress, oyun kuran stoper ya da libero kaleci hepsi Amsterdam’dan yükselen o fikir akımının mirası.

Johan Cruyff’un Teknik Adamlık ve Altyapı Devrimi

1980’lere gelindiğinde Total Futbolun ilk kuşağı artık emekli olmuş, dünyada defansif anlayışlar yeniden yükselişe geçmeye başlamıştı. İşte tam da o dönemlerde teknik direktörlüğe soyunan Johan Cruyff, adeta Total Futbolu hayata döndürecek ve Ajax kulübünde yepyeni bir yapı kuracaktı.

Johan Cruyff, Ajax’ta üç sezon kaldı. Bu dönemde Eredivisie şampiyonluğu kazanamadı ama mesele zaten kupa toplamaktan çok daha fazlasıydı. Diğer yandan 1987’de yıllar sonra yeniden bir Avrupa Kupası kazandı: Kupa Galipleri Kupası zaferi, 1974’ten beri Avrupa’da görünmeyen Ajax’ın imzasını yeniden gündeme taşıdı. Cruyff’un etkisi kazandığı kupalarla ölçülemezdi. Zira Ajax’ın teknik direktörü olarak adeta Michels’in ruhunu yeniden çağırdı. Kulübü kafasındaki futbol doğrultusunda modern bir çizgiye soktu ve altyapı konusunda çok önemli yeniliklere imza attı. Daha önceleri akademideki yaş gruplarının oyun stili veya formasyonu o anki antrenörün inisiyatifine bırakılırdı. Bu durumda altyapının başarısı tutarsız ve tahmin edilemez hale geliyordu.

Johan, A takıma oynattığı formasyonu tüm yaş gruplarında standart haline getirdi. En aşağıdan A takıma kadar herkes aynı futbol lisanını konuşmaya başladı. Ajax Akademisi, Cruyff’un çocuk yaşta yetenekleri yukarı çekme ısrarıyla tam anlamıyla bir üretim merkezine dönüştü. Dennis Bergkamp, De Boer kardeşler, Marco van Basten ve Frank Rijkaard gibi genç yıldızlara fırsat verdi. Johan, kulübün 7-8 yaşından itibaren yetenek avcılığı yapmaya başlamasını da teşvik ediyordu. Çünkü ona göre bir kulüp kendi kültürünü çocuklara mümkün olan en erken yaşta aktarmazsa, onları belli bir yaştan sonra Ajax oyuncusu haline getirmek çok daha zorlaşıyordu. Bu yeniden yapılanmanın meyveleri Amsterdam’da uzun yıllar boyunca toplanacaktı. Ancak tıpkı Michels gibi Cruyff da büyük hasadı göremeden ayrıldı ve 1988’de Barcelona’nın başına geçti. Johan, teknik adamlık kariyerindeki büyük başarıları burada tadarken, Ajax’ta kurulan sistem bir sonraki büyük dokunuşu bekliyordu.

Louis van Gaal Dönemi ve Yeniden Avrupa Zirvesi

O dokunuşu yapacak olan kişi Louis van Gaal‘di. 1990’ların başında Ajax, onun yönetiminde bir yeniden doğuşa imza attı. Van Gaal, kendi sert ve disiplinli yaklaşımını Cruyff felsefesinin ürünleriyle birleştirdi. Peş peşe gelen lig şampiyonluklarının ardından Ajax, Avrupa’da yeniden zirveye çıktı. 1992’de UEFA Kupası kazanıldı. 1995’te ise kulübün tarihindeki 4. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası. Genç kaleci Edwin van der Sar, Clarence Seedorf, Edgar Davids, Patrick Kluivert gibi öz kaynaklarından beslenen kulüp, bu genç çekirdeğin yanına Danny Blind ve Michael Reiziger gibi tecrübeli liderlerle 70’lerdeki o muhteşem takımdan esintiler sunan bir şampiyona dönüşüyordu.

Eğer Ajax tarihini bir film üçlemesi olarak düşünseydik, 70’lerin takımı kesinlikle Michels’le çekilen serinin ilk filmi olurdu. 95’teki devam filminde yönetmen koltuğunda Van Gaal vardı ama senaryonun büyük bir kısmı Cruyff’un kaleminden çıkmıştı.

Bosman Kuralı ve Ajax’ın Zorlu Yılları

Fakat tam da o sıralarda beklenmedik bir şey oldu. 1995’te Bosman kuralı yürürlüğe girdi. Ajax bir yıl sonra, yani 1996’da yeni ve modern tesisleri “De Toekomst” (Türkçesiyle “Gelecek”) geçiş yapacaktı. Bu bir milat olabilirdi, Ajax belki de durdurulamaz bir güç haline dönüşebilirdi. Ancak Bosman sonrası dönemde Ajax’ın kaderi tamamen değişti. 90’larda yeniden ayağa kalkıp kıtayı fetheden o üretim makinesi bir anda kendi ürünlerinin en büyük mağduruna dönüşüyordu.

Evet, bu evvelden de olmuştu. Mesela Johan Cruyff 1973’te Barcelona’ya gitmişti. Ama bunu Ajax’la 8 yılda 17 tane kupa kazandıktan sonra ve 27 yaşındayken yapmıştı. Bosman’la birlikte artık kulübün emek emek yetiştirdiği oyuncular 20’li yaşlarının başında kulüpten ayrılabilirdi. Çok geçmeden dünya devleri Ajax’ın gelecek patentli ürünlerini kapıp götürmeye başladı. Bu durum sadece Avrupa’da rekabet etmelerini zorlaştırmakla kalmadı. Ajax yerel ligde bile sendelemeye başladı. 1998 ile 2011 arasında geçen 13 sezonda sadece üç kez şampiyon olabildiler. Kulüp kan kaybediyor, gün geçtikçe kimliğini yitiriyordu. İşin gerçeği, Cruyff ne zaman uzun aralıklarla kulüpten uzak kalsa, Ajax resmen yolunu kaybediyor gibiydi.

Johan, Barcelona ile kazandığı dört La Liga ve bir Avrupa Şampiyonluğu’nun ardından teknik adamlık kariyerini rafa kaldırmıştı. Neticede o bir idealistti ve sadece kazanmakla ilgilenmiyordu. Her zaman söylediği gibi: “Kazanamazsan nitelik anlamsızdır ama nitelik olmadan kazanmak da sıkıcıdır.”

Johan Cruyff’un Kulübe Dönüşü ve Yeni Bir Yapılanma

Eylül 2010’da Ajax Şampiyonlar Ligi grup maçında Santiago Bernabéu’da Real Madrid’in karşısına çıktı ve 2-0 kaybetti. Cruyff ertesi gün Telegraaf için yazdığı köşe yazısında adeta ateş püskürüyordu: “Bu Ajax, Rinus Michels’in kulübe geldiği 1965 öncesindeki takımdan bile daha kötü. Ajax, kulüp tarihinin en büyük utancını yaşattı bizlere. Sonuç 2-0 bittikten sonra herkes bunun iyi olduğunu söylüyor ama 8-0 da bitebilirdi. Sorun Ajax’ın futbolunun ve tavrının bu seviyeye uygun olmamasıdır.” İşte onun kaleminden çıkan bu yazı, kulübün kısa süre sonra yaşayacağı iktidar değişiminin ilk kıvılcımıydı.

Cruyff, 2011 yılında son kez kulübün kapısından içeri girdi. Bu, “efsane geri döndü” tarzı romantik bir hikaye değildi. Zira Cruyff kulübe danışman rolünde geri dönüyordu. O ve kurduğu ekip göreve gelir gelmez akademi bütçesi %25 arttırıldı. Bu o dönem için tartışılan bir karardı. Ancak geçen zaman içerisinde Ajax, oyuncu satışlarından dünyaları kazanacaktı. CIES Gözlemevi’nin 2014-2023 yıllarını kapsayan araştırmasına göre Ajax, Benfica’nın ardından akademi ürünlerinden en fazla gelir elde eden ikinci kulüp konumunda. İşin içine tüm satışları eklediğinizde, son 10 yılda 500 milyon Euro’nun üzerinde bir gelir elde ettiler.

Cruyff’un el attığı konulardan biri de altyaş gruplarında kazanmayı öncelikleyen anlayışı değiştirmekti. Eskiden yaş grubu büyüdükçe o yaş grubunu çalıştıran antrenörlerin maaşı da büyüyordu. Bu da sonuç odaklı rekabeti ister istemez körükleyen bir faktördü. Cruyff, antrenör maaşlarını eşitledi ve skor odaklı değil, gelişim odaklı bir anlayış tesis etti. 2011-2016 arasında altyapıdan A takıma yükselen oyuncu sayısı önceki 10 yılın neredeyse iki katına çıktı. 2024 tarihli başka bir araştırmaya göre bugün Ajax’ın 30 Avrupa Ligi’nde toplamda 85 adet akademi ürünü bulunuyor ve kulüp bu alanda kıtanın zirvesinde. Johan’ın kurduğu ekipte Chef Scout olarak görev yapan Jasper van Leeuwen, “Onun esas mirası vizyonuydu,” diyor. “Akademiye yatırım yapıldığı her dönemde Barcelona ve Ajax dünya futbolunun zirvesine çıktılar. Bu çizgiden ne zaman saptılarsa işte o zaman çöküş başladı.” De Toekomst artık gerçekten geleceğin inşa edildiği bir merkez haline gelmiş, akademinin tamamı yeniden yapılandırılmıştı. Serinin üçüncü filmi için artık her şey hazırdı. Ancak kader, senaristin gala gecesini görmesine engel oldu. Johan Cruyff, 2016 yılında uzun süredir savaştığı akciğer kanserine maalesef yenik düştü.

Erik ten Hag Dönemi ve 2019 Şampiyonlar Ligi Macerası

Ajax’ın 2017’de oynadığı UEFA Avrupa Ligi finali, aslında yaklaşan fırtınanın ilk ulusu, yeni filmin bir nevi fragmanıydı. Sahaya çıkan takımın yaş ortalaması 22 bile yoktu. Bir süredir kaybolmuş gibi görünen kulüp hafızası yeniden uyanmıştı. Finalin ardından teknik direktör Peter Bosz, Borussia Dortmund’a imza atmak üzere takımdan ayrıldı ve yerine 21 yaş altı takımını çalıştıran Marcel Keizer’e bir şans verildi. Ancak Şampiyonlar Ligi playoff’unda Nice’e, Avrupa Ligi playoff’unda ise Rosenborg’a elenerek Avrupa’ya erken veda eden Keizer, kredisini de erken biçimde tüketiyordu. Takım Hollanda Kupası’nda Twente’ye penaltılarla elenince Keizer, Aralık ayında işini kaybetti ve yerine 2015 yılından bu yana Utrecht’i çalıştıran Erik ten Hag getirildi. İşte Ajax için bir dönüm noktası daha. Bugün popülaritesini büyük ölçüde kaybetmiş olabilir. Ancak bu durum Ten Hag’ın Ajax’ta başardıklarını kesinlikle daha değersiz hale getirmiyor. Üstelik görevi devraldığında kimse ondan böyle mucizeler beklemiyordu.

Ten Hag, Twente’de Steve McClaren’in yanında edindiği tecrübenin ardından, Guardiola döneminde Bayern’in rezerv takımı Bayern II’yi çalıştırmıştı. Utrecht’te ise küçük bütçelerle takımı Avrupa potasına sokmayı başarmıştı. Bütün bunlar Ajax seviyesi için “çaylak” bir hoca olduğu gerçeğini değiştirmez. Fakat Erik ten Hag, genç oyunculardan kurulu kadrosuyla birlikte kendisi de büyüyecekti. Sezonun geri kalanını, gelecek yıl işine yarayacak olan deneme yanılma hamlelerini yaparak geçirdi ve Ajax ligi ikinci sırada tamamladı.

Yeniden Total Futbol Kimliği

Yaz aylarında kadroya iki kritik ekleme yapıldı: Daley Blind ve Dusan Tadic. Daley Blind, 95’te Avrupa şampiyonluğu yaşayan Ajax’ın takım kaptanı Danny Blind’in oğluydu ve tıpkı babası gibi birden fazla pozisyonda görev yapabilen zeki ve teknik bir oyuncuydu. Başka bir anlatımla tam bir total futbol oyuncusu. Dusan ise farklıydı. Sırbistan’dan Avrupa’ya genç bir yetenek olarak gelmiş, beklenen patlamayı tam anlamıyla yapamasa da o güne dek üst düzey servisçi bir kanat oyuncusu profili çizmişti. Belki de kendisinin dahi bilmediği, hiç ulaşılmamış bir tavanı vardı ve oraya 30 yaşında Ajax formasıyla çıkacaktı. Nitekim Dusan bu takımın eksik parçasıydı. Belki de Ten Hag, zamanında Guardiola ile sahte dokuz üzerine verimli sohbetler yapmıştır. Kim bilir, bu kadarı da tesadüf olmasa gerek. Zira Ten Hag’ın Dusan Tadic’le sahaya koyduğu sahte dokuz yorumu, 2009 Barcelona’sında izlediğimiz Lionel Messi’den bu yana belki de en iyi yorumdu. Tadic teknik olarak forvet oynuyordu ancak sahanın her yerindeydi. Çok tanıdık geldi değil mi? Cruyff teknik olarak bir forvetti ama onu sahanın her yerinde görebilirdiniz.

Onu tüm sistemi işler kılan bir merkez dişli misali kullanması bir yana, Ten Hag Dusan Tadic’ten bir de gol kralı çıkaracaktı. İhtiyacı olan diğer bütün parçalarsa gelecek ve modern transfer stratejisi sayesinde zaten kadroda mevcuttu. Misal kaleci Andre Onana, kulüplerarası bir DNA hattının ürünüydü. Barcelona’nın La Masia Akademisi’nde topa hükmeden kalecinin nasıl olması gerektiğini öğrenerek büyümüştü. Ajax’ın geriden oyun kurma inşasındaki kilit figürlerden biriydi. Matthijs de Ligt, o genç Ajax takımının yalnızca kaptanı değil, kulübün Cruyff sonrası yeniden doğuşunun yürüyen bir sembolü gibiydi. Başka bir kulüpte pazubandı muhtemelen partneri Daley Blind takıyor olurdu. Ancak Ajax’ın gençlerine, bilhassa da akademi çıkışlı oyunculara ne kadar değer verdiğinin bir göstergesi olarak 19 yaşında bu dev kulüpte kaptanlık yaptı. De Ligt, altyaş gruplarında uzun süre orta sahada oynatılmış ve bu sayede 360 derece oyun görüşünü geliştirmişti. Erken olgunlaşmış muazzam fiziğinin yanına bir oyun kurucunun vizyonunu ve sakinliğini eklemişti.

İlginçtir, bu takımın en önemli parçalarından biri olan Frenkie de Jong‘un ismi 2011 yılında Cruyff ve ekibi göreve başladığında Ajax’ın 1200 kişiden oluşan kısa listesinde dahi yoktu. Frenkie, o yaşlarda zayıf bir fiziğe sahip olması sebebiyle Ajax’ın filtresine takılmamıştı. Cruyff’un “Yeter ki yetenekli olsun” anlayışından hareketle bu tür geç patlayan oyunculara özel bir alan açıldı ve Frenkie 2015 yılında Ajax’a kazandırıldı. Ardından üç yıl gibi kısa bir sürede tüm planın merkezine yerleşti. Topu alırken yaptığı o minik vücut açısı, baskıyı tek hamlede boşa çıkarma becerisi ve stoperle orta saha arasında sürekli yer değiştirerek rakibin markaj şemasını kaydırması… De Jong, Total Futbolun kolektif aklının sahadaki en parlak yansımasıydı.

Dusan Tadic’in arkasındaki üçlü, kendilerine özel olarak tanımlanmış rolleriyle büyüyen oyunculardı. Hakim Ziyech, bu yapıya yaratıcı bir kıvılcım veriyordu. Derindeki De Jong’un ve en uçtaki Dusan’ın arasında alternatif bir oyun kurma istasyonu gibiydi. İnce pas açılarını bulur, fırsatını bulduğunda sol ayağından muazzam şutlar ateşlerdi. David Neres, bu hücum hattının ihtiyaç duyduğu hızı ve patlayıcılığı getiriyordu sahaya. Driplingleriyle rakibi dengesiz bırakarak ters kanatta tehditler oluşturuyordu. Bir başka altyapı ürünü olan Donny van de Beek ise sızma koşuları ve topsuz oyunda forveti ikilemesiyle sisteme ihtiyaç duyulan geometriyi getiriyordu. Ten Hag, onun sayesinde sistemini 4-2-3-1’den rahatlıkla 4-3-3’e ya da 4-4-2’ye dönüştürebilirdi. Lasse Schöne merkezde Ajax’ın sakin kafasıydı. Tecrübesiyle oyunun ritmini kontrol eden, duran toplarda adeta cerrah hassasiyetiyle çalışan bir uzmandı. Hücumda genişliği sağlayan iki bekten sağdaki Noussair Mazraoui, teknik açıdan yetenekli, harika paslar verebilen ve top hakimiyeti yüksek bir oyuncuydu. Nicolás Tagliafico ise enerjik ve orta kalitesi yüksek bir sol bek olarak daha dengeli bir profile sahipti. Bu oyuncu grubu, genç takımlardan getirdikleri birlikte oynama alışkanlığı ve aidiyet duygusuyla takım olmakta zaten hiç zorlanmayacaklardı. Geriye sadece teknik detaylar kalmıştı:

  • Topa sahip olma: ✓
  • Yüksek baskı ve alan daraltma: ✓
  • Pozisyonel esneklik: ✓
  • Sahanın her yerinde görebildiğiniz bir sahte dokuz: ✓

Bu takım, 70’lerin Ajax’ını izleme fırsatı olmayanlara bir çeşit zamanda yolculuk deneyimi vadediyordu.

2019 Şampiyonlar Ligi Peri Masalı

Ajax o sezon 3 ön elemeden geçerek Şampiyonlar Ligi grup aşamasına ulaştı. Bayern Münih, Benfica ve AEK ile aynı grupta yer alan takım, 6 maçta 3 galibiyet ve 3 beraberlik elde ederek yenilgisiz son 16 bileti aldı. Ten Hag’ın Ajax’ı, grupta Bayern gibi bir deve karşı iki kez test edilmişti. Özellikle Johan Cruyff Arena’da iki kez yenik duruma düşmelerine karşın 3-3 berabere bitirdikleri maç klasikler arasına girdi. Ancak yine de bunlar neticede grup maçıydı. Ajax’ın asıl büyük testi duvara sırtını dayadığında ortaya çıkacaktı.

Son 16’da turnuvanın son üç şampiyonu Real Madrid’le eşleştiler. Amsterdam’daki maçı 2-1 kaybetmeleri pek çoklarına göre yolculuğun sonu demekti. Belli ki Sergio Ramos da böyle düşünenlerden biriydi. Zira maçın sonlarına doğru kasıtlı bir sarı kart gördü ve rövanş maçında bilinçli olarak cezalı duruma düştü ki çeyrek finalde cezası sıfırlansın diye. Güzel bir rastlantı sonucu, 9 yıl önce Cruyff’un “Ajax bu değil!” isyanına sebep olan maç Santiago Bernabéu’da oynanmıştı. 9 yıl sonra Ajax’a Avrupa futbolundaki itibarını teslim eden maç yine aynı stadyumda oynanıyordu.

Ajax’ın Tadic ekseninde kusursuz bir akışkanlığa sahip hücum hattı, o akşam Real Madrid’i paramparça etti. 7. dakikada Ziyech, 18’de Neres, 62’de Tadic… Madrid ne olduğunu bile anlayamadan skor 3-0 olmuş, Bernabéu tribünleri şoka girmişti. Asensio skoru 3-1’e getirse de Schöne’nin muhteşem frikiği 4-1’lik sansasyonel skoru ilan etti. Ajax çeyrek finaldeydi. Ama daha nereye kadar ilerleyebilirlerdi ki? Bu maç olsa olsa futbolun ciddiyetten uzak Madridlilere verdiği büyük bir dersten ibaretti. Acaba gerçekten öyle miydi?

Çeyrek finalde Ajax’ın rakibi Juventus’tu. İtalyan devi, o tarihi itibariyle gezegenin en formda oyuncusuna sahipti: Cristiano Ronaldo. Önceki turda Atletico Madrid’i kelimenin tam anlamıyla yok etmişti ve Ajax karşısında da Madrid’in intikamını almak için sahadaydı. Hollanda’daki ilk maç Cristiano ve Neres’in karşılıklı golleriyle 1-1 bitti. Fakat bu genç takım ilginç biçimde deplasmanlarda daha iyi oynuyor, atmosfer ve baskı gibi unsurlardan hiç etkilenmiyordu. Torino’da perdeyi açan isim yine esas olandı: Ronaldo. Evet, Juventus gezegenin en iyi iki oyuncusundan birine sahipti. Ancak daha iyi olan takım Ajax’tı ve bu golün şokunu çok çabuk atlattılar. 34’te Van de Beek’in alameti farikası ortaya çıktı ve ceza sahasına sızıp skoru eşitledi. 67’de takımın 19’luk kaptanı De Ligt herkesten daha yukarı sıçradı ve vurduğu kafayla Ajax’a turu getirdi.

Ajax’ın o sezonki Şampiyonlar Ligi yolculuğu başlarda çoğu kişiye romantik ama gerçeklikten uzak gelen bir hikaye olsa da, gelecekten gelen çocukların şakası yoktu. Artık finalden sadece iki maç uzaktaydılar. Tottenham Hotspur’la oynanan yarı finalin ilk karşılaşması, Ajax’ın o sezon Şampiyonlar Ligi’ndeki son dış saha maçıydı ve takım turnuvayı tek bir deplasman yenilgisi bile almadan tamamladı. Van de Beek’in 15. dakikada ofsayttan ustalıkla kurtulup attığı gol, rövanş öncesinde Ajax’a avantajı müjdeliyordu. Bu maçtan 5 gün sonra Willem II’ye dört gol atarak Hollanda Kupası’nı da kazanan Ajax’ın özgüveni tavan yapmıştı.

5 Mayıs 2019 akşamı Johan Cruyff’un adını taşıyan o ikonik stadyum, Şampiyonlar Ligi tarihinin en unutulmaz maçlarından birine sahne oldu. Skor avantajına sahip olmasına karşın saldırgan başlayan taraf ev sahibiydi. 5. dakikada De Ligt, o sezon resmi maçlardaki 7. golünü kaydederek final ateşini yaktı. 35’te Ziyech uzak köşeye bir vurdu, fark 2’ye çıktı. Spurs, en iyi oyuncusundan Harry Kane’den yoksundu ve ilk yarıda Ajax kalesini neredeyse hiç tedirgin edememişti. Devre bittiğinde milyonlarca futbol severin hissettiği şey bu maçın artık bittiğiydi. Fakat mevzubahis Şampiyonlar Ligi ise burada imkansız diye bir şey yoktur. Bu seviyede bitiş düdüğü çalmadan “kazandım” diyemezsiniz. Bazen ilk 45 dakikada varlığı bile hissedilmeyen rakip çıkar ve ikinci yarıda bambaşka top oynamaya başlar. Lucas Moura isimli bir Brezilyalı mesela 45 dakikalığına Pelé’ye dönüşür, tam üç tane atar. İş bu ya, daha da dramatik olması için her şeyi bitiren gol 90+6. dakikada gelir. İki yıl içinde kalkacak olan deplasman golü kuralı hala geçerlidir ve aleyhinize işler. İşte o gece bir peri masalı sona erdi. Amsterdam şehri o gece hem gururu hem hayal kırıklığını bir arada yaşıyordu. İstisnasız her Ajax oyuncusu bitiş düdüğünün ardından çimlere kapanıp hıçkıra hıçkıra ağladılar. Belki serinin üçüncü filmi meşhur üçlemeyle yani mutlu sonla bitmedi ama bu yolculuk asla bir trajedi de değildi. Hep birlikte sevinmek elbette güzeldi, ancak hep birlikte bir yenilgiye ağlayabilmek de her zaman yaşayabileceğiniz bir deneyim değildi. Bir zamanlar Ajax, genç kadrosuyla hem Avrupa’nın zirvesini hem de kalplerimizi işte böyle titretmişti.

Ajax: Total Futbolun Efsanevi Yolculuğu ve Yeniden Doğuş Hikayesi
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Transfer Haberleri ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Transfer AI