Loading...
2026-06
MS
logoParaguay
4
logoNikaragua
-
2026-06
02:00
logoS. Arabistan
2
logoPorto Riko
-
2026-06
MS
logoKanada
1
logoİrlanda
1
2026-06
MS
logoHaiti
1
logoPeru
2
2026-06
19:00
logoKomorlar
-
logoRuanda
-
2026-06
15:00
logoEtiyopya
-
logoMalavi
-
2026-06
13:00
logoVanuatu
-
logoFiji
-
2026-06
14:30
logoGuam
-
logoMyanmar
-
2026-06
16:00
logoBelçika
-
logoTunus
-
2026-06
17:00
logoErmenistan
-
logoKazakistan
-
2026-06
17:30
logoKırgızistan
-
logoFilistin
-
2026-06
19:00
logoSierra Leone
-
logoLiberya
-
2026-06
20:00
logoCebelitarık
-
logoCayman Adaları
-
2026-06
20:45
logoPortekiz
-
logoŞili
-
2026-06
20:45
logoRomanya
-
logoGaller
-
2026-06
21:00
logoArnavutluk
-
logoLüksemburg
-
2026-06
21:30
logoABD
-
logoAlmanya
-
2026-06
22:00
logoİsviçre
-
logoAvustralya
-
2026-06
22:00
logoPanama
-
logoBosna-Hersek
-
2026-06
23:00
logoİngiltere
-
logoYeni Zelanda
-
2026-06
23:00
logoBolivya
-
logoİskoçya
-
2026-06
23:00
logoKatar
-
logoEl Salvador
-
2026-06
23:00
logoYeşil Burun
-
logoBermuda
-
2026-06
01:00
logoVenezuela
-
logoTürkiye
-
2026-06
01:00
logoBrezilya
-
logoMısır
-
2026-06
03:00
logoArjantin
-
logoHonduras
-
2026-06
03:00
logoCuraçao
-
logoAruba
-
2026-06
00:00
logoJamaika
-
logoGüney Afrika
-
  1. Haberler
  2. Futbol Haberleri
  3. Fernando Muslera: Bir Galatasaray Efsanesinin 14 Yıllık Destanı

Fernando Muslera: Bir Galatasaray Efsanesinin 14 Yıllık Destanı

Fernando Muslera: Bir Galatasaray Efsanesinin 14 Yıllık Destanı
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Fernando Muslera: Bir Galatasaray Efsanesinin 14 Yıllık Destanı

Bundan tam 14 yıl önce, hayat bugünkünden çok farklıydı. Teknoloji, müzik, sokaklar ve insanlar bambaşkaydı. Akıllı cihazlar hayatımıza yeni girmeye başlamıştı ve internete bağlanmak sabır, bir şarkı indirmek cesaret isterdi. Influencerlık diye bir meslek henüz yoktu. Toplu taşımada insanlar gazete okuyor ya da pencereden dışarıyı seyrediyordu. Spor gazeteleri büyük takımlara her gün başka bir yıldızı transfer ederdi. Kablolu kulaklıkların düğümünü çözmek bir meseleydi. O zamanlar 1 dolar 1,75 Türk lirası, asgari ücret ise 629 liraydı. Cebinizdeki bozuk paralarla minibüse binebilir ya da bir büfeden tavuk döner alıp karnınızı doyurabilirdiniz. Bir öğrenci için cep harçlıklarıyla ayda bir kez maça gitmek hala mümkündü.

İnsanlar akşamları televizyon karşısına geçip ana akım kanalları izliyor, prime time dizileri kaçırmıyordu. Milyonları ekran başına kitleyen “Muhteşem Yüzyıl” dizisi yeni başlamış, en çok izlenen yarışma programı “Var Mısın Yok Musun”du. Acun Ilıcalı henüz TV8’i satın almamıştı. PlayStation 3 ve Xbox 360 altın çağlarındaydı. Oyun severler, dönemin sıkı rekabet içindeki futbol oyunları FIFA 12 ve PES 2012‘nin çıkması için gün sayıyordu. Messi ve Cristiano Ronaldo rekabetinin zirve yıllarıydı; bu ikili her hafta acayip şeyler yapıyor ve futbolu farklı bir seviyede oynuyordu. Pep Guardiola’nın hala saçları vardı ve o saçların altındaki zihin Barcelona’yı o yıl Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapmıştı.

Türk Futbolunda Karışıklık ve Galatasaray’ın Durumu

Ülkemizde ise durumlar biraz karışıktı. Sezonu şampiyonlukla noktalayan Fenerbahçe’nin kutlamaları uzun sürmemiş, zira Türk futbolu “3 Temmuz” süreciyle sarsılmıştı. Galatasaray ise 2008’den beri şampiyon olamıyordu ve önceki sezon Fenerbahçe’den tam 36 puan fark yiyerek ligi 8. sırada bitirmişti. Cim Bom üç yıldır Avrupa’ya dahi gidemiyordu. Tribünlerde umutsuzluk, Florya’da ise bir yeniden doğuş beklentisi hakimdi. Fernando Muslera İstanbul’a ayak bastığında Fenerbahçe’nin 18, Galatasaray’ın ise 17 şampiyonluğu vardı.

Muslera’nın Gelişi: Bir Takasın Hikayesi

2011 yazı, Galatasaray için kritik bir dönemeçti. Temmuz 1983 doğumlu Lorik Cana, Galatasaray tarihinin ilk Arnavut futbolcusuydu. Tatlı sert tarza sahip, agresif bir ön liberoydu. Sarı-kırmızılı formayı sadece bir sezon giydi. Ancak buna rağmen Galatasaraylılar bu ismi kolay kolay unutmazlar, hatta bazıları şakayla karışık da olsa kendisinden kulüp efsanesi olarak bahseder. Başarılı bir sezon geçirdiğinden değil, aksine Galatasaray onun forma giydiği tek sezonda ligi 8. sırada bitirmişti. Ancak Lorik Cana, Galatasaray tarihini değiştiren bir takasın baş aktörü olacaktı.

Futbol dünyasında bu tür takaslara çok sık rastlanmaz; kulüpler genellikle oyuncularını satarken karşılığını maddi olarak almak isterler. Fakat Fernando Muslera’nın Galatasaray’a transferi, birkaç rastlantının bir araya gelmesiyle gerçekleşen sıra dışı bir hamleydi. Galatasaray’da 2000’li yıllarda Claudio Taffarel ile başlayan ve Farid Mondragon ile devam eden bir Güney Amerikalı kaleci geleneği oluşmuştu. Sarı-kırmızılılar bu geleneği sürdürmek adına Leo Franco ve Robinson Zapata gibi denemelerde bulunmuş fakat pek umduğunu bulamamıştı. Zapata’nın karpuzla verdiği meşhur poz hala hatırlanır. Kısacası, Galatasaray kalesi bir süredir ciddi bir buhran geçiriyordu. 8. sırada bitirilen sezonda takım tam 46 gol yemiş ve ligi -5 averajla tamamlamıştı.

Yeniden Yapılanma ve Fatih Terim Faktörü

Böylesine büyük başarısızlıklarla geçen sezonların ardından topyekün bir temizliğe girişmek Galatasaray’da adettendir. Mart ayında Başkan Adnan Polat’ın ibra edilmemesiyle başlayan bu bahar temizliği, yaz aylarının sonuna dek sürecekti. İbrasızlık kararının ardından mayıs ayında seçime gidildi ve Ünal Aysal, Galatasaray’ın yeni başkanı oldu. Ünal Bey, modern bir vizyonla yeniden Avrupa’da yüksek hedefler için yarışan bir Galatasaray vadederek yola çıkmıştı. Ancak şüphesiz taraftarları en çok heyecanlandıran vaat teknik direktör tercihiydi. Başkan, Fatih Terim ile çalışacağını açıklamıştı. Bu bir teknik adam değişikliğinden ziyade bir yeniden doğuşa işaretti. Terim ve ekibi enkaz kaldırma çalışmalarına vakit kaybetmeden başladı. Belki de Galatasaray tarihinin en kritik transfer dönemiydi. Selçuk, Melo, Ujfalusi, Eboue, Elmander, Engin, Riera gibi isimlerle takımın çehresi büyük bir hızla değişmiş, sıra kaleciye gelmişti.

Fatih Terim ne çok genç ve tecrübe eksiği olan ne de prime dönemi geride kalmış, yaşı ilerlemiş bir kaleci istiyordu. Ona göre alacakları kaleci 25-26 yaşlarında, uluslararası tecrübesi bulunan ve kaleyi uzun yıllar koruyabilecek bir profilde olmalıydı. Özellikle de kaleci antrenörü Claudio Taffarel ile yaptığı istişareler sonucunda Fernando Muslera isminde karar kılındı. Uruguaylı kaleci önceki iki sezonda Lazio’nun tüm maçlarında kaleyi korumuştu ve 2009 yılından bu yana milli takımının da birinci kalecisiydi. Güney Amerika’nın en iyi file bekçisi olduğu konuşuluyordu. Muslera, 2012 yazında sona erecek olan sözleşmesini uzatmama kararı almıştı, zira Lazio istediği yıllık ücreti karşılamıyordu. Ancak yine de bu transfer kolay olmayacaktı.

Taffarel’in olumlu referansıyla girişimler başlatıldı. Fakat tam o sıralarda Muslera, Uruguay milli takımı ile birlikte Copa América’da mücadele etmekteydi. Çeyrek finalde Carlos Tevez’in penaltısını kurtararak ülkesinin Arjantin’i saf dışı bırakmasını sağlayan Muslera, her turda pazarlık masasında Lazio’nun elini biraz daha güçlendiriyordu. Uruguay, Copa América’da tam 16 yıl aradan sonra yeniden şampiyon olmuştu. Lazio’nun o dönemki teknik direktörü Edy Reja’nın talebiyle son olarak Galatasaray’dan 1 milyon Euro’ya yakın ücret ve Lorik Cana’nın bonservisi istendi. Anlaşma bu şartlarda nihayet tamamlanmış ve Galatasaray teknik ekibi Copa América sebebiyle tatil yapma fırsatı bulamayan Muslera’nın İstanbul’a gelişi için gün saymaya başlamıştı. Beklenen an 7 Ağustos’ta geldi ve Muslera, Florya Metin Oktay tesislerinde ilk kez görüldü. Zamanla burada adeta bir demirbaş haline gelecekti.

Zorlu Başlangıçlar ve Taraftarla Kurulan Bağ

Fakat Muslera’nın Galatasaray’a geldiği ilk günden itibaren harika bir performans ortaya koyduğu söylenemezdi. İlk resmi maçında Galatasaray, o zamanki adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyespor deplasmanında sezonu açtı ve maçı 2-0 kaybetti. Nando, yediği ilk golde topu elinden kaçırarak bariz bir hata yapmıştı. Maçtan sonra Mustafa Denizli, Muslera için “bir kaleciye göre küçük elleri var. Bu tip hataları bu yüzden yapıyor. Lazio ve Uruguay milli takımına da böyle goller yiyordu ve yemeye devam edecektir” şeklinde bir eleştiride bulunmuştu. Bütün bunların ötesinde, Muslera bir kaleci için fazla temiz yüzlüydü sanki. Mizacı, fiziksel görüntüsü “kalecinin hafif delisi makbuldür” klişesiyle biraz ters düşüyor, hatta 1.90 boyunda olmasına karşın sırf bu yüzden olduğundan daha küçük görünüyordu. Mondragon gibi kaleyi kaplayan bir fiziğe sahip olmadığı kesindi. Muslera, Galatasaray kalesini koruduğu üçüncü resmi maçta, Karabük deplasmanında 13. dakikada kırmızı kart görüp takımını 10 kişi bıraktı. Maç 1-1 sona erdi. Sarı-kırmızılılar üç haftada beş puan kaybetmişti ve Muslera bu kayıpların sorumlusu olarak öne çıkıyordu. Acaba Galatasaray kaleye bir çözüm değil, yeni bir sorun mu satın almıştı?

“Bazen talihsiz maçlar oynayabiliyoruz, bu kalecilerin kaderinde olan bir şey” diyor Muslera. “Küçükken forvet olmak isterdim. Kaleci olmak hoşuma gitmemişti. Ne zaman gol yesem ağlardım.” Muslera’nın yaptığı kötü başlangıç yalnızca kendisiyle alakalı bir konu değildi. Galatasaray kısa bir süre içerisinde çok fazla taşı yerinden oynatmıştı ve bu kolay bir süreç olmayacaktı. Terim, birçok farklı deneme yaparak ideal 11’ini bulmaya çalışıyordu. 4-2 kaybedilen bir Gaziantep maçından sonra Sabri, Gökhan Zan ve Servet Çetin’i kulübeye çekip Eboue, Semih Kaya, Ujfalusi ve Hakan Balta dörtlüsüyle savunma hattını yeniden kurdu. Bu değişiklikten itibaren hem takımın hem de Muslera’nın performansı hızlı bir biçimde iyiye gitmeye başlamıştı.

Bazı futbolcuların tribünlerle ilişkisi hep biraz ihtiraslıdır. Böyleleriyle taraftarın birinci günden itibaren kimyası tutmaz ve arada hep bir soğukluk olur. Fakat Muslera onlardan biri değildi. Galatasaraylılar ilk günden beri onun sıcak bir insan olduğunu anlamıştı. Sanki yaptığı hatalara rağmen takımın attığı gollerden sonra sergilediği içten sevinç gösterileri ona sempati duyulmasını sağlıyordu. Performansı düzeldikçe tribünlere çağrılmaya, “Love You Muslera” tezahüratları daha sık duyulmaya başlandı. Mersin maçında penaltı kurtarışı, Beşiktaş derbisinde ise dünyaları kurtararak kaybettirdiği puanları da telafi etmişti. Nando yavaş yavaş teknik ekibe, takım arkadaşlarına ve tribünlere klişe tabirle “kalesinde güven veren” bir kaleciye dönüşüyordu.

Şampiyonluklar, Avrupa ve Bir Efsanenin Doğuşu

Galatasaray 14. haftada Fenerbahçe’yi 3-1 mağlup ederek ligin zirvesine kuruldu ve bir daha da oradan inmedi. Bu, sarı-kırmızılıların ezeli rakibine karşı son üç yılda aldığı ilk galibiyetti. Yeni bir Fatih Terim dönemi, özlenen derbi galibiyeti, uzun yıllar sonra yeniden liderlik koltuğu ve kalesinde güven veren 25 numaralı bir Güney Amerikalı kaleci… Bu maç Galatasaray tarihi açısından kritik bir dönüm noktasıydı. Kötü günler geride kalıyor, kulübün kaderi yavaş yavaş değişmeye başlıyordu. Galatasaray’ın yakın tarihinde, camia olarak topyekün şampiyonluk modu açma gibi bir geleneği mevcuttur. İşte o günlerden beri bu sinerji ne zaman açığa çıksa, Galatasaray adına yolculuğun sonu mutlaka kupaya varır. Bu inancın yayılması kimi zaman camia liderlerinin bir çıkışıyla, kimi zaman kazanılan kritik bir galibiyetle tetiklenir. Bazen de 25 numaralı şu adamın kırılma anlarında yaptığı bir plonjonla. Çünkü bir futbol takımı için kaleci çoğu zaman bir dayanaktır, bir direnç noktasıdır. Kaleci, işler iyi gitmezken, takım kötü oynarken dahi onu ayakta tutabilen adamdır. İşte Muslera’nın 14 yıl boyunca yapacağı şey buydu.

Bazen onun da kötü günleri olacaktı. Söylediği gibi “talihsiz maçlar kaleciliğin kaderinde olan bir şeydi”. Zaten dünyanın en iyi kalecisi bile her şeyi tutamaz. Ancak çocukken gol yediğinde gözyaşlarına boğulan Nando, oynadığı en kötü maçtan sonra bile ayağa kalkabilecek bir mental güç geliştirmişti. Evet, bazen saç baş yolduran hatalı goller yedi. Bazen kalitesine yakışmayacak kadar kötü maçlar çıkardı. Ama her seferinde ayağa kalkmayı ve takımı için yeniden dayanak olmayı başardı. Bu, Muslera’nın Galatasaray’daki ilk sezonuydu. Ancak bir noktadan sonra herkes anlamıştı ki bu birliktelik özel bir şey olacaktı. Ligin son haftasında Manisa deplasmanında takım 2-0 öndeyken kazanılan bir penaltı vuruşunda Galatasaray tribünlerinin “Muslera” diye tempo tutması bunu ispatlar nitelikteydi. Bu tezahürat karşısında Nando bile şaşırıp kalmıştı. Dünyanın neresinde, hangi takımında taraftarlar bir sezonu bile doldurmamış bir kaleciye penaltı atması için tempo tutar ki? Çocukluğunda hep forvet oynamak isteyen Muslera’ya kariyerinin ilk golünü atmak o akşam Galatasaray formasıyla nasip oluyordu.

Çıktığı 33 maçta 16 kez kalesini gole kapatarak Süper Lig tarihinin rekorunu kırdı. O sezona özel olarak uygulanan “Süper Final” formatında da kurtarışlarıyla kalesinde devleşti. Fenerbahçe deplasmanında oynanan ve final niteliği taşıyan son maçta, sarı-lacivertlilerin yakaladığı tek ciddi fırsatta vücudunu topa siper ederek bir başka kırılma anını daha imzaladı. Maç sona erdiğinde Galatasaray Kadıköy’de şampiyonluk kutluyor ve Muslera, o küçük elleriyle Galatasaray kariyerindeki ilk kupasını kaldırıyordu. İlginçtir, burada kaldığı süre boyunca sayısız kupa kazanan Muslera için kariyerindeki en unutulmaz an buydu. O günü şöyle anımsıyor: “Işıklar kapandığında birbirimizi bulup sarıldık. Fenerbahçe’nin sahasında o kupayı kaldırmak hayatımın en güçlü anıydı. Tüylerim diken diken olmuştu. O anı her hatırladığımda hala kalbim hızla çarpıyor.”

Yeniden doğuş projesi başarıyla tamamlanmıştı. Üçüncü Terim dönemi şampiyonlukla başladı ve Galatasaray 2007 yılından beri hasret kaldığı Şampiyonlar Ligi’ne geri döndü. Başkan Ünal Aysal elini gittikçe büyütüyor, pastayı Sneijder ve Drogba gibi “çileklerle” süslüyordu. Galatasaray üst üste ikinci şampiyonluğa zorlanmadan ulaşırken, Şampiyonlar Ligi’nde ise bugüne dek tekrar edilemeyen bir başarıya ulaşacaktı. Bilhassa grup aşamasındaki performansıyla Muslera bu yürüyüşün de baş aktörlerinden biriydi. Manchester United deplasmanında kurtardığı penaltı ve Son 16 turunda Schalke deplasmanında yaptığı 10 kurtarışla unutulmaz maçlara imza attı. Galatasaray çeyrek finalde turnuvaya veda etmesine karşın, Ali Sami Yen Spor Kompleksi’ni Real Madrid’e dar ediyor, tribünler “Başarılar gelir geçer, asaletin bize yeter” diyordu.

Galatasaraylıların içini ufak ufak bir korku kaplamaya başlamıştı. Pek çok futbol otoritesine göre Muslera dünyanın en iyi 10 kalecisi arasında gösteriliyor ve transfer dedikodularının ardı arkası kesilmiyordu. Çoğu zaman kabul etmek istemesek de bilinçaltımızda yatan gerçek şudur: her güzel şeyin bir sonu vardır. Sneijder ve Drogba’lı o kadroda gitmesinden en çok korkulan isim Muslera’ydı. Oysa Nando, burada kendisinin bile beklemediği kadar uzun bir zaman geçirecekti. Bir kulüpte 14 yıl kalırsanız elbette hafızanızda kalan şeyler sadece güzel anılar olmaz. Burada iyiyi de kötüyü de görecekti. Üst üste iki kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalin ardından sırada yeniden zor günler vardı.

Zorlu Dönemler, Sakatlıklar ve Süper Kahraman Miti

2013 yılının Eylül ayında Galatasaray yönetimi, herkesi şoke eden bir kararla Fatih Terim’in görevine son verdi. Yerine İtalyan teknik adam Roberto Mancini getirildi. Sezon başladıktan kısa bir süre sonra yaşanan bu değişiklik takıma pek de olumlu yansımamıştı. Fenerbahçe, Ersun Yanal ile ligin bitimine üç hafta kala rahat bir şampiyonluk ilan etti. Bu, Muslera’nın 14 yıllık Galatasaray kariyerinde tanık olduğu ilk ve tek Fenerbahçe şampiyonluğu oldu. Mancini’yi bir başka İtalyan, Cesare Prandelli izledi. Galatasaray yaşı ilerleyen çekirdek kadrosunun üzerine doğru takviyeleri yapamamış, 2014 yazı Pandev ve Dzemaili gibi transferlerle taraftarda büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı. Sürecin devamında Galatasaray’da çok alışık olduğumuz bir senaryo yaşandı: alınan üst üste başarısız sonuçların ardından önce yönetim, ardından teknik direktör değişti.

Üstelik bu yaşı ilerleyen kadronun deposunda hala biraz yakıt kalmıştı. 12. haftada teknik direktörlük koltuğuna oturan Hamza Hamzaoğlu ile yeniden kenetlenen Galatasaray, son dört yılda üçüncü kez ipi göğüsledi ve dördüncü yıldızı taktı. Ancak pek çok Galatasaraylıya göre bu şampiyonluk ne yönetime, ne Hamzaoğlu’na ne de başka bir oyuncuya, doğrudan Fernando Muslera’ya yazılması gereken bir şampiyonluktu. Nando, o sezonun başında forma numarasını değiştirerek 1 numaralı formayı aldı ve efsane mertebesine ulaşmak için ilk taşları döşemeye başladı. O artık tribünlerin gözünde yeşil kıyafetler giyen bir çeşit süper kahramandı, rakipler içinse haksız rekabet unsuru. Bilhassa o sezon Cim Bom’u o kadar çok maçta ipten aldı ki Sneijder’in, Felipe Melo’nun oynadığı o takımda taraftarın açık ara en sevdiği oyuncu olmuştu. Onun farkı tuttuğu toplardan ibaret değildi. Rakibe, taraftara ve oyunun kendisine gösterdiği saygıyla bu sevgiye layık görülmüştü. Röportajlarında sıkça tekrar ettiği cümle şuydu: “Kiminle oynarsan oyna, arma için mücadele et ama herkese saygı göster.” Bu tavrı sayesinde sadece Galatasaraylıların değil, rakiplerin dahi saygısını kazanıyordu. Ezeli rakibinin kaptanı Volkan Demirel dahi (ki genellikle derbilerde rakipleriyle yaşadığı gerilimlerle hatırlanır) her derbi maçtan sonra gidip Muslera’yı tebrik ediyor ve halini hatırını soruyordu. Aralarında rekabetten öte bir meslektaş dayanışması oluşmuştu. Muslera’nın deyimiyle Volkan da kendisi gibi armaya hizmet ediyordu.

İnternet kullanıcıları için o dönemde yeni yaygınlaşmaya başlayan Caps modası, Muslera’ya yapılan örnekleriyle farklı bir noktaya gitmişti. Bunlardan en çok akılda kalan şüphesiz “Golü de mi ben atayım?” capsidir. O artık yalnızca Galatasaray’ın file bekçisi değil, internet ortamındaki ilk futbol mimlerinden biriydi. Taraftarların onu hem sahada hem de sosyal medyada sahiplenmesi yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu. Muslera’nın bir milli maç esnasında arıza yaparak sahaya düşen bir drone’u yakalaması da bu süper kahraman personasını güçlendiren tuhaf olaylardan biriydi. Neticede o, Galatasaray taraftarının gözünde her şeye gücü yeten, her işin altından kalkabilen adamdı. “Ben kurtarayım!”

Dördüncü yıldızın ardından Galatasaray yeniden bir düşüş eğrisine geçecek ve dördüncü Terim dönemine dek sıkıntılı günler yaşamaya devam edecekti. Hamza Hoca ile başladığı sezona Mustafa Denizli ile devam eden ve Jan Olde Riekerink ile bitiren sarı-kırmızılılar lig sıralamasında 6. basamakta yer bulabildi. O sezona dair tek teselli, finalde Podolski’nin attığı golle kazanılan Türkiye Kupası’ydı. Ancak Galatasaray, UEFA’nın mali fair play kurallarına uymadığı gerekçesiyle Avrupa kupalarından bir sezon men edilme cezası aldı. 2016-2018 arası dönem sarı-kırmızılılar için en doğru ifadeyle “karanlık bir dönemdi”. Bugünlerde yaptığı başarılı hamlelerle taraftarın övgüsüne mazhar olan Dursun Özbek’in ilk başkanlık dönemi için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değildi. Sarı-kırmızılılar teknik direktör ve kadro bakımından oldukça istikrarsız bir süreçten geçiyordu. Florya’da huzur yoktu. Bu durum doğal olarak saha içini de etkiliyordu. Riekerink’in ardından sezon ortasında yapılan Igor Tudor tercihi de takıma pek olumlu şekilde yansımamıştı. Muslera kaleye geçtiğinden beri takım ilk kez rakiplerine bu kadar çok pozisyon veriyor ve çok sayıda kafa golü yiyordu. Yan toplardaki bu ciddi zayıflık sebebiyle bu dönem Muslera’nın en sert şekilde eleştirildiği dönemlerden biri oldu. Sahiden, Nando’nun muhteşem kalecilik yeteneklerine karşın tek ve en ciddi zaafı, yan toplara çıkma konusunda zaman zaman tereddüt yaşamasıydı. Fakat onun yan top zaafına sıra gelinceye dek takımın o kadar çok sorunu vardı ki bunları çözmek yaklaşık 2,5 yıl sürecekti.

Altıncılığı dördüncü sırada bitirilen sezon izledi. Takip eden yaz, Galatasaray tarihindeki en büyük skandallardan birini yaşayarak Avrupa Ligi elemelerinde Östersunds’a elendi ve bir sezon daha Avrupa’dan uzak kaldı. Değişim kaçınılmaz gibi görünüyordu. Şayet bu değişiklik biraz daha erken yapılabilseydi, Östersunds faciası da belki yaşanmazdı. Ancak ne derler bilirsiniz: “Bir musibet bin nasihatten iyidir.” Belli ki böyle olması gerekiyordu. Bu acı tecrübenin ardından kadro büyük bir hızla yenilendi. Yeni bir omurga oluşturuldu ve o dönem için ciddi bir harcama yapıldı. Bu yatırımlar uzun vadede karşılığını verecekti. Ancak öncelikle kapatılması gereken bir hesap daha vardı: Fatih Terim’in 2013 yılındaki şok ayrılığı taraftarın hiçbir zaman içine sinmemişti. Aradan dört yıl geçmiş, yönetimler, teknik adamlar değişmiş ve camia yeniden bir çözümsüzlük sürecine girmişti. Galatasaray’da bu döngünün sonucu genellikle yeni bir Fatih Terim dönemiyle son bulur ve o dönem yine gelip çatmıştı. Ligin ilk yarısı sona ermek üzereyken Malatya deplasmanında son kredisini de tüketen Igor Tudor’un görevine son verildi ve 21 Aralık 2017 tarihinde Terim o ikonik paylaşımı yaptı.

“Aynanın kırılması, bizim de orada kırıldığımız görülüyor. Muslera bizim için bir kaleciden daha fazlası.”

“Fatih Hocayla çok güçlü bir bağımız var. O benim için bir baba gibi” diyor Muslera. “Bir gün sizi bir kenara çekip üç cümle söyler ve haftalarca o sözlerle yaşarsınız. Çok güçlü bir karakter. Fatih Terim bana lider olmayı öğretti. Onun sayesinde kaptan oldum.” Hocanın geri dönüşü, tıpkı 2011’dekine benzer bir kalkınma dönemini beraberinde getirecekti. Fernando, Belhanda, Maicon gibi yeni kadronun kaptanıysa bir süredir ikinci kaptanlık görevini yürüten Muslera oldu. Selçuk İnan’ın yedek kulübesine geçmesiyle pazubant ona uzatılmıştı ve Galatasaraylıların gözünde bu pazubant kimseye Nando’dan daha çok yakışamazdı. Bir Galatasaray efsanesi olma yolunda bir adım daha atarak bunun için gereken her kutucuğa bir tik atıyordu sanki. Terim’in gelişiyle takım yeniden o bilindik sinerjiye kavuştu. Muslera, iki yıl aradan sonra yeniden şampiyonluk modu açtı. Kritik Kadıköy deplasmanında yaptığı kurtarışlar ve şampiyonluk düğümünün çözüldüğü Beşiktaş maçlarında kalesini gole kapatarak yıllardır yaptığını yapmaya devam etti. Hayır, kalecilik değil. Yaptığı şey Galatasaray’ı ayakta tutmaktı. Muslera 21. şampiyonlukta da başroldeydi.

İstanbul Sakini, Galatasaray Efsanesi

2018 yazında Selçuk İnan’ın emekliye ayrılmasıyla birlikte birinci kaptanlığa yükseldi. Fakat artık sadece kulüple değil, bu şehirle de arasında güçlü bir bağ oluşmuştu. Ülkemize gelen yabancı oyuncular genellikle burada çok uzun süre kalacakmış gibi plan yapmazlar. İmzaladıkları ilk kontrat sona erdiğinde gitmek öncelikleridir. Bazıları zahmet edip ev bile tutmaz, otellerde konaklar. Bir yabancı futbolcu için buraya yerleşmek, kök salmak kolay bir karar değildir. Hele de memleketi tam 12.000 km uzaklıktaki bir Uruguaylı için. Muslera yıllar boyunca bunun sıkıntısını çekmişti. Her milli arada 14 saat gidiş, 14 saat geliş, jet lag ve beraberinde gelen yorgunluklar. Ancak Muslera için Türkiye bir görev yeri olmaktan çıkmış, ikinci vatanı haline gelmişti. Burada evlendi. Çocukları gözünü dünyaya İstanbul’da açtı. Şehrin trafiğine bile alışmış, aracıyla durakladığında camdan uzatılan formaları imzalamak onun için bir ritüel haline gelmişti. Hispanik kültürden gelen biri için kolay olmasa da dilimizi de çat pat öğrenmişti; kendi deyimiyle “çok az ama kalpten konuşuyordu.” Nando artık yalnızca bir Galatasaray futbolcusu değil, bir İstanbul sakiniydi.

Yeni sezonla birlikte Galatasaray Şampiyonlar Ligi’ne geri döndü. Ancak Financial Fair Play kısıtlamaları ve yönetimsel krizlerin ardı arkası kesilmiyordu. Gomis’in satışıyla sezona forvetsiz başlayan Galatasaray Avrupa’da umduğunu bulamadı. Büyük sakatlık krizleri yaşandı. Olaylı Fenerbahçe derbisinden sonra oyuncuların ve Terim’in aldığı cezalar can yaktı. Altyapıdan çıkan ve son yılların en heyecan verici genç oyuncusu olan Ozan Kabak, kontratındaki serbest kalma bedeli sayesinde sadece 17 maça çıktıktan sonra yuvadan uçtu. Cim Bom, bir dönem lider Başakşehir’in 8 puan gerisinde kaldı. Ancak bütün bunlara rağmen bu krizlerle dolu yolculuğun sonunda Galatasaray 22. şampiyonluğa ulaştı. Evet, doğru bildiniz. Muslera yine başroldeydi. İnsanları öyle bir standarda alıştırmıştı ki artık onun iyi performansı haber değeri dahi taşımıyordu. Bu şampiyonlukla birlikte Hagi ve Popescu’yu geride bırakan Nando, lig tarihimizin en fazla şampiyonluk yaşayan yabancı futbolcusu olarak bir kilometre taşını daha devirdi. 33 yaşındaydı ancak bir kaleci için hala yaşlı sayılmazdı. Berbat bir sakatlık yaşamadığı sürece formunu birkaç yıl daha korumaması için bir sebep yoktu.

Yazık ki o yaşına kadar son derece sağlıklı bir kariyere sahip olan Muslera, takip eden yıllarda bir değil, iki ciddi sakatlık geçirecekti. 2020 yılı, sağlığımızı muhafaza edebilmek açısından tüm insanlık için son derece çetin bir yıldı. Ancak Muslera için daha da zordu. Pandemi dönüşü liglerin yeniden başlatıldığı ilk maçta, Rize deplasmanında bariz bir ofsayt pozisyonunda kalesini korumaya çalışırken baldır ve kaval kemikleri kırıldı. Bilirsiniz, bazı şeylerin değeri ancak yokluğunda anlaşılır. Bazen plansız bir su kesintisi hayatımızı altüst ediverir ve her gün var olmasına alıştığımız suyun ne kadar büyük bir nimet olduğunu ancak yokluğunda anlarız. Galatasaray kalesi son dokuz yılda yüzleşmediği kadar büyük bir sorunla, Muslera’nın yokluğuyla yüzleşmek zorundaydı. Olmadı, olması da mümkün değildi. Onun oynamadığı sekiz maçta takım dünyalar kadar gol yedi ve sadece tek bir maç kazanabildi. Kim bilir, belki o olsaydı bir kez daha Galatasaray’ı ayakta tutabilirdi. Şanssızlık o ki bu sakatlık Galatasaray’ın sadece o sezonuna etki etmedi. Belki Muslera daha erken dönebilseydi bir sonraki yılın şampiyonluk yarışında da rol oynayabilirdi. Neticede Galatasaray, tek gollük averaj farkıyla 23. şampiyonluğu kılpayı kaçırdı.

2021 yazı, Financial Fair Play kıskacından kurtulan Galatasaray için bir yeniden yapılanmayı temsil ediyordu. Yeni bir yönetim, yeni ve genç oyunculardan kurulu bir takımla yola çıkan Cim Bom’un planı kağıt üstünde idealdi. Ancak sahada resmen çakıldı. Üstelik Sivas deplasmanında Luyindama ile çarpışan Muslera, bu kez de çapraz bağ sakatlığıyla sarsılıyordu. Kaptan, üst üste üç sezonda 25 maçın altında kaldı ve ne tesadüftür ki Galatasaray bu üç sezon boyunca şampiyonluk göremedi. Florya’da bir bahar temizliği daha ufukta gözükürken, iki ciddi sakatlık geçiren Nando artık 36 yaşındaydı. Zaman acımasızdır, mazeret kabul etmez ama adildir de. Çünkü kimseye ayrıcalık yapmaz ve süper kahramanlar bile zamanla biraz yorgun düşebilir. “Bir numara Fernando.”

Galatasaray 2011 yazından bu yana pek çok transfer operasyonuna imza attı. Bazıları mecburi olarak tek sezonluk, kısa vadeli operasyonlardı. Bazıları ise daha uzun vadeli yeniden yapılanma hamleleriydi. O günlerden bu yana beş kez başkan, dokuz kez teknik adam, bir kez de kulübün antrenman tesisleri değişti. A takımın formasını tam 175 farklı futbolcu giydi. Değişmeyen tek şey Fernando Muslera’ydı. 2022 yazında yeni yönetimle girişilen bir başka yenileme operasyonuyla birlikte Nando, kariyerinin final dokunuşlarını yapmak için bir kez daha kolları sıvadı. Sakatlıklar geride kalmıştı. Ancak bu kez yüzleşmesi gereken bazı duygusal zorluklar vardı. Hayatta biraz böyle değil midir? Küçük bir çocukken canımız yandığında ağlarız. Büyüdükçe fiziksel acıya karşı direncimiz artar. Ancak bu kez bize daha çok yaralayan şey duygusal darbelerdir.

Muslera, Uruguay Milli Takımının formasını kariyeri boyunca tam 133 kez giydi. Katar 2022 Dünya Kupası, milli davet aldığı son turnuvaydı. Elemelerin büyük bölümünde kaleyi korumasına karşın teknik direktör Diego Alonso, turnuvada Muslera’ya dakika vermedi. Kariyerindeki dördüncü ve son Dünya Kupası’nda forma giyemeden grup aşamasında elenmek Muslera için duygusal anlamda yıkıcı bir tecrübeydi. 2009 yılından beri hizmet ettiği milli formaya sessiz sedasız veda etti. Hayatımızda bu kadar çok yer kaplayan, bu kadar büyük anlamlar yüklediğimiz figürlere yaşlanmayı ya da eskisi kadar iyi olmamayı yakıştıramıyoruz belki de. Oysa Muslera’nın tek kabahati, doğanın karşı konulamaz bir kanunu olan yaşlanmaktı. Her şeyi tutan adam bir tek zamanı tutamıyordu. Yeniden elindekilere sarılarak her zaman yaptığı gibi ayağa kalkma zamanıydı. Artık o her şeye gücü yeten adam değildi. İlerleyen yaşında sezonlara ısınması, form tutması bir parça daha uzun sürüyordu. Bu sebeple eleştirildiği, hatta tribünlerden tepki gördüğü dönemler oldu. Galiba bir devrin sonu yaklaşıyordu.

İki büyük sakatlığın ardından belki çevikliğini biraz kaybetmişti. Ama refleksleri hala bir şampiyonun içgüdüsüyle çalışıyordu. O eldivenlerin içinde hala birkaç kupaya daha yetecek kadar kudret vardı. Muslera, Okan Buruk döneminde sahneye bir ustalık eseri koydu. Kazanılan üst üste üç şampiyonlukta geriye neyi kaldıysa, neyi var neyi yoksa hepsini sahada bıraktı. 25. şampiyonluğa atfen son maçında 25 numaralı formayla tribünleri selamladı. Nando artık kalede değil, tarihin tam ortasında duruyordu. 14 yıl önce buraya geldiğinde 25 yaşında bir genç adamdı. O günden bugüne çok şey değişti. Akıllı cihazlar artık vücudumuzun birer parçası gibi oldu. Sosyal medya kullanmayan insanlara bu dünyadan değilmiş gibi bakılıyor. Yapay zeka hayatın her anında bizimle birlikte. Artık kimse gazete almıyor. MP3 çalarlar ise çoktan teknolojinin tozlu raflarında kayboldu. 1 dolar 42 liraya, brüt asgari ücret 26.000 TL’ye dayandı. Messi ve Ronaldo formunu, Guardiola saçlarını kaybetti.

Fernando Muslera Çağı: Unutulmaz Bir Miras

Fernando Muslera, 14 yılda Galatasaray formasıyla 551 maça çıktı. Bülent Korkmaz’ın ardından kulüp tarihinde en çok forma giyen ikinci futbolcu oldu. Toplam 8 şampiyonluk madalyasıyla lig tarihinde en fazla şampiyonluk yaşayan oyuncu rekoruna ortak oldu. Üç yıldızın yanına iki tane daha ekledi ve küçük elleriyle tam 19 tane kupa kaldırdı. Gelişiyle bu kulüp için bir çağ başlattı ve bir Galatasaray efsanesi olarak buradan ayrılırken onu kendi adıyla kapattı. Geride kalan 14 yılın adı Fernando Muslera çağıydı.

“Tekrar söylüyorum. Belki şimdi normal. Belki şimdi normal ama kolay değil. Kolay değil.”

Fernando Muslera: Bir Galatasaray Efsanesinin 14 Yıllık Destanı
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Transfer Haberleri ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Transfer AI